Uyku düzenim hep erken kalkmaya programlıdır ancak sürekli saatin vızırdamasıyla uyanan bedenim, en azından hafta sonları saat kurmadan kalkmak ister! Cumartesi sabahları 07:00'de tamtamlar çalan saatim beni zıplatınca beynim çocukluktan beri sürekli duymaya alıştığım ‘koşma!’ emri ile mücadele eder.
Kolay değil, daha küçük yaşlardan evin salonunda, sehpanın etrafında ‘Carl Lewis’cilik oynarken ‘koşma’ derdi bizimkiler! Biraz büyüdük, sokakta ‘aman evladım koşmayın, düşersiniz’ der oldu bir büyük. ‘Koşup terleyip, üzerine soğuk su içmeyin, hasta olursun’ mavraları başladı sonra teyzelerden. Okul koridorlarında müdür muavinimizin ‘koşma!’ diye yankılanan sesi! Bunu hiç yaşamamış var mıdır aramızda? Bunca yıl kendi kültüründe ‘koşma’ emrini duyan benlik, Oxford’da da olsa Cumartesi sabahları saatin çalmasıyla bana ‘emredersin’ diyor! Oysa, ben bir an önce koşmak için ParkRun’a gitmek üzere ayaklanmalıyım.
Mental olarak hazır değildim
Eşim Rachel, ParkRun’a sardırdığında uzun süre burun kıvırdım. Zaten başımda bizim oğlanın futbol takımının teknik direktörlüğü vardı. Mecburi oluşan ve altı seneden fazla süren bu teknik direktörlük hali sebebiyle hayatıma bir sporun daha girmesine mental olarak hazır olmadığımı söylemeliyim. Rachel ekibiyle Cumartesi sabahları ParkRun’a gitmeye başladığında ‘deli bunlar’ dedim içimden!
Bilmeden başlatılan kitlesel hareket
Nedir bu ParkRun? Tam 22 yıl önce... Gri bir sonbahar sabahı, koşu tutkunu Paul Hewitt, Bushy Park’ın ıslak çimenlerinde öylece duruyordu. İşini kaybetmiş, eşiyle ayrılmıştı. Aksi gibi dizindeki sakatlık sebebiyle koşamıyordu. Durmak, bazen daha büyük bir harekete ilham verir desek yeridir. “Herkesin koşabileceği bir etkinlik olsa, belki bir tür kaçış, bir nefes olur,” diye düşündü. O sırada belki de bilmeden bir kitlesel hareket başlatıyordu. Böylece Londra’nın Teddington kasabası, Bushy Park mezrasında ParkRun doğdu! İlk hafta bir iki dost, sonraki hafta konu komşu derken birkaç ay sonra bir baktı ki yüzlerce kişi Bushy Park’ta onun peşinden ParkRun hareketine katılmaya başlamış. Bugün ParkRun 23 ülkede 2 binden fazla lokasyonda her hafta sonu gerçekleşen, dünyanın en etkileyici sosyal olgusu desem abartmış olmam. ParkRun aynı zamanda, para verip her şeyi satın aldığımız bir dünyada bedava! Aynı zamanda bu aktivitenin yaşaması için zamanını ve emeğini sunan ve bunun karşılığında hiçbir beklentisi olmayan gönüllüleri düşündüğümüzde de herkese ilham verecek bir örnek.
Kırk beş yaşıma bastıktan kısa bir süre sonra inadı bırakıp 1 Haziran 2019 sabahı Rachel’ın peşinden Oxford ParkRun’ın yapılacağı Cutteslowe Park’a adım attım. Şaşırdığımı itiraf etmeliyim. Bu böyle hadi gel koşalım tarzı bir şey değil. Bir toplumsal hareket, eylem ya da bir festival! Kırk küsür gönüllü otoparktan itibaren bir nizam içinde ParkRun’ın her adımında katılanları yönlendiriyor. Park cıvıl cıvıl. Her yaştan insan... Bir kadın, karnı burnunda hamile. İki büklüm bir adam, iki inme geçirmiş... Pusette çocuklar, bir sürü köpek. Her tarz insan, rengarenk!
Beni tanıyanlar koşu sevdalısı olduğum gibi yanılgıya düşer. Oysaki koşmaya bayılıyor muyum, çok emin değilim! Peki ne işin var senin ParkRun’da diyeceksiniz? ParkRun Cumartesi sabahları benim için sabahın soğuğunu yediğim sonradan dost edindiğim Venezuelalı Jhoan, Slovak Sona, Galli Julian, İrlandalı Caroline ve John, Kapadokyalı Salih, has yerli Elaine ve doksanına merdiven dayamış Clive’ı, ağzında sopası eksik olmayan o şirin labradoru, renkten renge bürünen ağaçları gördüğüm, börtü böceğe merhaba dediğim, çamurda düşe kalka yaşadığım bir içsel yolculuk ve evet bir çeşit ibadet ve sosyal sorumluluk projesi.
Neredeyse 1000 km geçip gitmiş ayaklarımın altından. Bazen yürümüşüm, kimi zaman o otoparktaki gönüllülerden biri olmuşum
ParkRun’ı onlar da bunu tatsınlar diye hevesle anlattığım dostların çoğu, ‘ben koşmuyorum’ ya da ‘ben koşamam’ der kestirip atar. Oysa ParkRun’ın sırrı koşu değil! Ben de ısrarla ParkRun’ın adı gibi bir koşu meselesi olmadığını, bazen sadece birkaç yüz metre yürümek ya da evden çıkıp iki laflamak için bile insanların geldiği bir olgu olduğunu anlatmaya çalışırım. Sadece benim her hafta katılmaya gayret ettiğim Cutteslowe ParkRun’da bile parkuru yürüyerek tamamlayan elli kadar insan olduğunu not etmeliyim. Özellikle kendi ülkesinde ParkRun olan göçmen dostlarıma bir kerecik bile olsa bu muazzam sosyal deneyi tatmalarını öneririm.
Bu hafta 195. ParkRun’ımı tamamladım. Neredeyse 1000 km geçip gitmiş ayaklarımın altından. Bazen yürümüşüm, kimi zaman o otoparktaki gönüllülerden biri olmuşum, bazen hiç tanımadığım biriyle sohbet etmişim, bazen Move Against Cancer grubuyla dert ortaklığı yapmışım ya da bir daha belki hiç görmeyeceğim biri ile el sıkışıp ona bir sonraki tatilinde neden Bozburun’u seçmesi gerektiğini ballandıra ballandıra anlatmışım.

Maratoncu imam
ParkRun’da bazen insanı şaşırtan şeyler de oluyor. Kayınvalidemi ani kaybedişimiz Rachel’ı çok sarsmıştı. Diana’nın cenazesinden sonra kilisenin papazı birkaç hafta sadece Rachel’a destek olmak için spor ayakkabılarını giydi ve ParkRun’a geldi. Bu bizde olsa muhabir arkadaşlarım için haber olurdu ‘Maratoncu imam!’…
ParkRun bir taraftan da bazı kitapları dönüp dönüp tekrar elime almama vesile oldu. Haruki Murakami’nin dilimize ‘Koşmasaydım Yazamazdım’ olarak çevrilen kitabı ve Oruç Aruoba’nın *’Yürüme’*si. Biri Tokyo caddelerinde koşan bir romancı, diğeri Ankara sokaklarında yürümeyi felsefeye dönüştürmüş bir düşünürdü.
Murakami’nin kitabını eline alan okur eğer biraz sabretmezse bunun bir koşu kitabı olduğuna kanaat getirir ve elinden bırakır. Sabreden okur ise bir yazarın kendi kafasıyla baş başa kalıp, iç sesini nasıl bir hikayeye dönüştürebileceğinin ipuçlarını bulur. Koşu Murakami için sıklıkla bir ızdırap ve aslında pek de çekilecek bir nane değildir, ancak yazar koşarken hayali bir mürekkebi hayali bir kağıt ile buluşturur ve bunu hafızasına kaydeder. ‘Koşmasaydım yazamazdım’ demesi bundandır!
Hayat boyu sürecek maraton
Oruç Aruoba ise yürümeyi yüceltir. Varılacak yerler değil de ‘Yürüme’ boyunca hep yolun kendisiyle ilgilenir. O yürüme bazen soğuk bir kış günü, Boğaz’ın tepesinde havada daireler çizen martıya dalan gözlerin ruhunu tümcelere dönüştürmesidir!
Niyetim ParkRun’ı anlatmaktı ama yol yine bizi kitaplara çıkardı. Sanırım hayat boyu sürecek ve bir maraton gibi sürekli koşuyormuş gibi hissettiğim bu göçmenlik halinin getirdiği melankoli ve bu ada ülkesinin havasının gün içinde sürekli değişmesi gibi savrulan ruh halim kalemime de yansıyor.
Yarın Cumartesi! Sabah yine saat erkenden zırlayacak ve ben beynimde gene eskilerden kalan bir teyzenin sesini duyacağım ‘koşma’! Her şeye rağmen yüzüme toprak kokusuyla çarpan serin rüzgar, yanımdan adım adım akan insanlar, ruhumda takla atan duygular, birbirine yumruk atan düşünceler, kaçamadığımız düşmeler, her defasında nasıl becerdiğimize şaşırdığım kalkmalar... Ve yakalamak gibi bir dert olmadan hayatı, koşmak, yürümek... Kalp attıkça...
Ve deli bunlar demiştim ya, sözümü de geri alıyorum! Sanırım deli olan benim!