İçeriği gör
Photo by Sesha Reddy Kovvuri / Unsplash

Bir zamanlar daha kolay cevap verdiğimiz sorular vardı. Ne istiyoruz? Neyi önemsiyoruz? Neye yetişmeye çalışıyoruz? Başarı dediğimiz şey ne? İyi bir hayat nasıl yaşanır?

Şimdi sanki bütün bu soruların cevapları yeniden yazılıyor. Üstelik biz daha eskilerini tam olarak anlayamamışken.

Dünya bir süredir bildiğimiz dünya değil. Savaşlar, ekonomik belirsizlikler, teknolojinin baş döndürücü hızı, değişen toplumsal değerler… Her sabah başka bir gelişmeye uyanıyor, henüz dün öğrendiğimiz bir gerçeğin bugün değiştiğini görüyoruz. Bir yandan yapay zekânın hayatımızı nasıl dönüştüreceğini anlamaya çalışırken diğer yandan en temel insani meselelerle uğraşıyoruz: Güven, adalet, aidiyet, gelecek.

Belki de en yorucu olan, bütün bunların ortasında hayatımıza hiçbir şey değişmemiş gibi devam etmemizin beklenmesi. Çalışmak, üretmek, plan yapmak, başarılı olmak, mutlu olmak… Hatta mümkünse bütün bunları aynı anda başarmak.

Oysa bazen insanın durup nereye yetişmeye çalıştığını düşünmesi gerekiyor.

Filozof Søren Kierkegaard’a atfedilen, çok sevdiğim bir düşünce var: “Hayat ancak geriye bakarak anlaşılabilir; ama ileriye doğru yaşanmak zorundadır.”

Sanırım içinde bulunduğumuz dönemi bundan daha iyi anlatan az söz var. Henüz anlamlandıramadığımız bir zamanın içinden geçerken gelecekle ilgili kararlar vermek zorundayız. Üstelik elimizde güvenilir bir harita da yok.

Ama belki mesele zaten haritayı bulmak değildir.

Belki de bu dönem bize, uzun zamandır sorgulamadan kabul ettiğimiz önceliklerimizi yeniden düşünme fırsatı veriyordur.

Daha fazlasını yapmak gerçekten daha iyi yaşamak mı? Her gelişmeden haberdar olmak dünyayı daha iyi anlamamızı sağlıyor mu? Sürekli görünür olmak, gerçekten bir iz bırakmak anlamına mı geliyor? Ve en önemlisi, bunca şeyin peşinden koşarken bizim için gerçekten değerli olanlara ne kadar zaman ayırıyoruz?

Bu soruların kolay cevapları yok. Benim de yok.

Ama artık her soruya hemen cevap bulmak zorunda olmadığımızı düşünüyorum. Elbette dünyada olup bitenlere kayıtsız kalamayız. Kalmamalıyız da. Ama her şeyi kontrol edemeyeceğimizi kabul etmekle hiçbir şeyi değiştiremeyeceğimize inanmak arasında büyük bir fark var.

Belki kendi küçük alanlarımızda daha dikkatli, daha meraklı, daha vicdanlı olmakla başlayabiliriz. Daha iyi sorular sorarak. Birbirimizi gerçekten dinleyerek. Bildiklerimizden emin olmadan önce biraz daha düşünerek.

Turkish Global Society’yi hazırlarken de aslında hep bu düşünceye dönüyorum. Dünyanın farklı yerlerinde yaşayan, üreten, düşünen, kendi yolunu arayan insanlarla karşılaşıyoruz. Hikâyeleri birbirinden çok farklı. Ama çoğunun ortak bir yanı var: Hayatlarının bir noktasında kendilerine yeni bir yön çizmek zorunda kalmışlar.

Ve belki de bu yüzden bu hikâyeleri anlatmayı önemsiyorum. Çünkü başkalarının dünyasına bakmak, bazen kendi dünyamızı daha iyi anlamamızı sağlıyor.

Yeni bir mevsime girerken kendime büyük hedefler koymak yerine daha basit bir şeyi hatırlatmak istiyorum: Her şeye yetişmek zorunda değiliz. Her konuda bir fikrimiz olmak zorunda değil. Her değişime aynı hızla ayak uydurmak da zorunda değiliz.

Ama merak etmeye, öğrenmeye, düşünmeye ve gerektiğinde yön değiştirmeye devam edebiliriz.

Pusulamızın her zaman doğru yönü göstermesini beklemek yerine, belki arada bir onu yeniden ayarlamayı öğrenmeliyiz.

Çünkü bazen yolumuzu bulmak, nereye gideceğimizi bilmekten çok, neyi kaybetmek istemediğimizi hatırlamakla başlıyor.

Keyifli okumalar.

Son Yayınlananlar

Turkish Global Society dergisinin 10. sayısının kapağı ve içindekiler sayfasından bir bölüm

Sayı 10

Turkish Global Society’nin 10. sayısında yeni birbirinden özel konuklarla farklılaşan dünyayı, kariyerleri ve fazlasını konuştuk.

Wilco Gurbette - BERLİN (Part 1)

Wilco Gurbette - BERLİN (Part 1)

Wilco Gurbette bu kez Berlin'de! Almanya'nın başkentinde, eski sınırların izinden Kreuzberg sokaklarına, önünde uzun kuyruklar oluşan dönercilerden hafta sonu mangal yapılan parklara uzanan bir yolculuğa çıkıyoruz.