Weltschmerz ve bu dünyanın derdiyle ne yapacağımız üzerine
Dünyanın acısını artık sadece bilmiyoruz, cebimizde taşıyoruz. Ben bu yükle baş etmenin yolunu dünyayı kurtarmakta değil, bir gencin önüne yeni bir ihtimal koymakta buluyorum.
İki yılı aşkın süredir İstanbul–Berlin arasında yaşıyor ve çalışıyorum.
Berlin’de İngilizce ve Türkçe ile hayatımı gayet güzel sürdürebilsem de Almancamı A1 seviyesinden öteye taşıyamamak bende hafiften bir mahcubiyet yaratmaya başladı. Bu nedenle bu yazı Berlin’de Almanca öğrenerek geçirmeye karar verdim.
Tek neden yeni nesil göçmen diliyle “Almancayı halletmek” değil tabii… Dünyanın en zorlayıcı, karmaşık ama aynı zamanda en duygusal dillerinden birini kavramak da ana motivasyonlarımdan biri. Çünkü Almanca hiç beklemediğiniz anda karşınıza öyle bir kelime çıkarıyor ki... “İşte bu!” diyorsunuz. “Hissettiğim şeyin gerçekten bir adı varmış.”
Son keşfim: Weltschmerz. Kelime anlamıyla “dünya acısı”. Dünyanın hali karşısında hissedilen acı, keder, hüzün... Tanıdık geldi mi?
Öyle bir dönemde yaşıyoruz ki ister İstanbul’da ister Berlin’de, ister dünyanın herhangi bir şehrinde birkaç duyarlı insan bir araya gelsin, konu dönüp dolaşıp aynı yere geliyor:
Ne olacak bu dünyanın hali?
İklim değişimi, savaşlar, yoksulluk, göç, teknolojinin baş döndürücü hızı, işsizlik tehdidi... Siyasette popülizmin yükselişi, aşırı sağın yeniden güçlenmesi, artan ırkçılık, kutuplaşma... Demokrasinin ve demokrasiye inananların giderek yalnızlaşması.
Dünya yönü belirsiz, sert bir değişim döneminden geçerken biz de değerlerimizin aşınmasına tanıklık ediyoruz. Belirsizlik artık yönetilmesi gereken geçici bir durum değil bilakis yeni normalimiz.
Dünya acısı çekmemek mümkün mü? Peki ne yapacağız? Bu acıyla nasıl yaşayacağız?
Son zamanlarda şunu düşünüyorum: Biz dünyanın acısını geçmiş kuşaklardan biraz farklı yaşıyoruz. Çünkü artık dünyanın acısını sadece bilmiyoruz. Cebimizde taşıyoruz.
Sabah Berlin’de kahvemi içerken telefonuma bakıyorum. Birkaç dakika içinde bir savaşın görüntüleri, ekolojik bir felaket, Türkiye’deki yeni bir kriz, dünyayı yönetenlerin utanç verici eylemleri, Avrupa’da aşırı sağın yükselişi, bir iklim felaketi, yapay zekanın yarattığı işsizlik dalgası ile ilgili bir haber.
Daha güne başlamadan dünyanın yükünü sırtlanmış durumdayım. İstanbul–Berlin arasında yaşamak da bu hissi çoğaltıyor.
Güvenebileceğimiz bir gelecek var mı?
İki ülke arasında yaşamanın bana öğrettiği en güzel şeylerden biri de bu oldu sanırım. Bir süre sonra hiçbir ülkeyi uzaktan idealize edemiyorsunuz. Türkiye’nin eksiklerini Berlin’den, Almanya’nın çatlaklarını İstanbul’dan daha iyi görmeye başlıyorsunuz. Belki insan tam o aralıkta biraz daha dünya vatandaşı oluyor.
Ama bütün bu tartışmaların içinde benim aklım en çok gençlerde... Yıllardır gençlerle çalışıyorum. Türkiye’de de Almanya’da da aynı masalara oturuyor, onları dinliyorum. Bizim kuşağın gençlere yaptığının biraz tuhaf olduğunu düşünüyorum. Onlara diyoruz ki:
İklim krizi büyüyor.
Yapay zeka işinizi elinizden alabilir.
İyi bir üniversiteden mezun olmak artık iyi bir hayatı garanti etmiyor.
Ev sahibi olmanız giderek zorlaşıyor.
Dünya bildiğimiz dünya olmayacak.
Sonra da gayet ciddi bir yüz ifadesiyle soruyoruz:
“Peki, sen kendini beş yıl sonra nerede görüyorsun?”
Biraz insafsızca değil mi?
Yeni başlangıçlar yapabilmek
Alman felsefeci Hannah Arendt’e ait çok sevdiğim bir kavram var: natality. İnsanın yeni bir başlangıç yapabilme kapasitesi. Dünyaya gelen her yeni insan, daha önce var olmayan bir şeyi başlatma ihtimalini de beraberinde getiriyor. Bu düşünce bana özellikle gençlerle çalışırken çok iyi geliyor. Çünkü belki de bizim sorumluluğumuz gençlere dünyanın ne kadar kötü durumda olduğunu anlatmak değil.
Merak etmeyin, biliyorlar.
Bizim sorumluluğumuz başka: Bütün bunlara rağmen bu dünyada hala etkileri olabileceğini onlara hatırlatmak. Burada “Her şey çok güzel olacak” türü bir iyimserlikten söz etmiyorum. Olmayabilir. Bazı şeyler muhtemelen daha da zorlaşacak.
Antonio Gramsci’nin çok sevdiğim bir sözü tam da burada aklıma geliyor. “Aklın karamsarlığı, iradenin iyimserliği.” Dünyaya bakarken aklımızı kullanacağız. Tehlikeyi küçümsemeyeceğiz. Kendimizi kandırmayacağız. Ama gördüğümüz karanlığı hiçbir şey yapmamanın bahanesi haline de getirmeyeceğiz. Sanırım sosyal girişimciliği bu kadar sevmemin nedenlerinden biri de bu.
Dünyayı kurtarmak gibi büyük laflara artık pek inanmıyorum. Ama önümdeki bir problemi değiştirebileceğime inanıyorum. Bir gencin önüne daha önce görmediği bir ihtimal koyabilirim. Bir şirketin gençleri gerçekten dinlemesini sağlayabilirim. Soru sormanın doğru cevabı bilmekten daha değerli olduğunu gösterebilirim. “Sen yapamazsın” denilen yerde “Neden olmasın?” dedirtebilirim. Bilim Virüsü’nü kurarken belki de tam olarak bunu yapmaya çalışıyordum. Dünyayı değiştirmek değil. Bir gencin dünyayla kurduğu ilişkiyi değiştirmek.
Mutluluk değil eylemlilik
Ne olacak bu dünyanın hali sorusunun yanıtını sanırım buldum. Weltschmerz’in karşıtı mutluluk değil, eylemlilik. Dünyanın acısını ortadan kaldıramayız ama o acıyla ne yapacağımıza karar verebiliriz. Her sabah biraz daha öfkelenebiliriz, hayal kırıklığı yaşayabiliriz, umutsuz olmaya da hakkımız var. Lakin sonra kendi etki alanımıza dönüp basit bir soru sormalıyız.
Ben bugün neyi biraz daha iyi hale getirebilirim?
Bir insanı mı?
Bir kurumu mu?
Bir fikri mi?
Bir ilişkiyi mi?
Belki sadece kendimi mi?
Bu yaklaşımın dünyayı kurtaracağını düşünmüyorum. Dünyanın kurtarılabileceğine de inanmıyorum. Ama artık insanın yapabileceği en radikal şeyin, kendi duruşundan ve etki alanından vazgeçmemek olduğuna inanıyorum. O yüzden artık Weltschmerz’den tamamen kurtulmak istediğimden de emin değilim.
Çünkü dünya için üzülmek, hala dünyayı önemsediğimiz anlamına geliyor. Asıl korkutucu olan hiçbir şey hissetmemek. Ama sürekli dünyanın derdini sırtımızda taşıyarak yaşamak da mümkün değil. Ben kendi adıma çözümü biraz küçülmekte buluyorum. Dünyayı değil, etki edebildiğim alanı düşünmekte. Gençlerle çalışmak mesela. Bir gencin önüne yeni bir ihtimal koymak, kendisiyle ilgili fikrini değiştirmek, cesaretini biraz artırmak...
Bunların hiçbiri dünyanın büyük meselelerinin yanında çok önemli görünmeyebilir. Ama benim elimden gelen bu.
Ve galiba bu yaşımda şunu da öğrendim: Her şeyi çözmek zorunda değiliz. Ama hiçbir şey yapmadan oturmak zorunda da değiliz.
Gramsci’nin dediği gibi: “Aklın karamsarlığı, iradenin iyimserliği.”
Bana iyi gelen formül şimdilik bu.
Bir de Almanca öğrenmeye devam etmek tabii.
Çünkü öğrenmek, her türlü acıyla baş etmenin en güzel yolu.