top of page

Girişimciliğin globale açılan kapısı: İTÜ ARI Teknokent

İTÜ ARI Teknokent Genel Müdürü Atilla Dikbaş, Türkiye’de yeşeren fikirleri Londra’dan global pazarlara taşıyan vizyonu ve ekosistemin dönüştürücü gücünü anlattı. Dikbaş “Hedefimiz sadece girişimcilere alan açmak değil, onların globalde söz sahibi olacağı bir gelecek inşa etmek” diyor
Esra Kırkavak - Attila Dikbaş
Esra Kırkavak - Attila Dikbaş

Londra’nın kalbinde, DasDas Box’ta 2 Temmuz 2025 akşamı bambaşka bir atmosfer vardı. İTÜ ARI Teknokent’in uluslararası hızlandırma programı Innogate kapsamında düzenlenen etkinlikte Türk teknoloji girişimleri Londra’daki yatırımcılarla, teknoloji meraklılarıyla ve ekosistemin önemli isimleriyle buluştu. Sahneye çıkan her startup heyecan verici fikirler paylaştı, aralarda kurulan diyaloglar yeni iş birliklerinin ilk adımlarını attı. Ortamda hem İstanbul’un dinamizmini hem de Londra’nın uluslararası enerjisini hissetmek mümkündü.


Biz de bu coşkulu buluşmadan hemen önce, İTÜ ARI Teknokent Genel Müdürü Atilla Dikbaş ile bir araya geldik. Hem teknokentin kuruluş hikâyesini hem de Türkiye’den dünyaya açılan girişimlerin yolculuğunu konuştuk. Dikbaş’ın anlattıkları, yalnızca bir teknoparkın başarı öyküsünü değil, aynı zamanda Türkiye’nin küresel teknoloji arenasındaki yerini güçlendiren bir vizyonu ortaya koyuyor.


İTÜ’yle ilişkiniz nasıl başladı; akademi ve yöneticilik çizginiz hangi dönüm noktalarından geçti?

“İTÜ’yü adeta ‘içinde doğdum’ diye anlatabilirim. Kampüsle bağım çok erken yaşlarda kuruldu; 16 yaşıma geldiğimde, üniversite birinci sınıftaydım. 1987’de araştırma görevlisi olarak kadroya girdim; 21 yaşındaydım. 1994’te doktoramı tamamladım. Ardından Doğu Akdeniz Üniversitesi’nden misafir öğretim üyeliği teklifi aldım; o dönem ada koşullarında kurulmuş en iyi üniversiteydi; Bilkent’in kurucu ekollerinden hocalar vardı. Rektörlükte Prof. Dr. Doğramacı’ların etkisi, güçlü bir akademik iklim yaratmıştı. İstanbul’a döndüğümde post-doc çalışmalarına devam ettim. Prof. Dr. Gülsün Sağlamer’in rektör olmasıyla birlikte, rektör danışmanı olarak yöneticilik sorumluluğu üstlendim. O dönem üniversite için adeta bir ‘reform’ dönemiydi: yurtlardan laboratuvarlara altyapı yenilemeleri, eğitim sisteminin güncellenmesi, İngilizceye geçiş gibi büyük adımlar atıldı. Bağışçılarımızla 100 milyon dolara yaklaşan bir kaynağı harekete geçirdik. Bu dönemin ‘en büyük projesi’ ise İTÜ ARI Teknokent’ti.


Türkiye’de teknokent modelinin yasal çerçevesi ve İTÜ ARI’nın öncü rolü nasıl şekillendi?

2001’de ‘Teknoloji Geliştirme Bölgeleri Kanunu’ çıktı. 2002’de ilk iki teknokent, ODTÜ ve İTÜ’de kuruldu; biz gerçekten öncüydük. İlk binalarımızı hatırlıyorum: İnşaat Fakültesi’nin fuaye alanındaki çelik konstrüksiyonu giydirerek ARI 1’i yaptık. ARI 2’yi Dünya Bankası kredisiyle, TTGV üzerinden yaklaşık 4 milyon dolarlık kaynakla hayata geçirdik. O dönem ‘teknopark’ kavramı çok yeniydi; bağış toplamak araştırma altyapısına göre daha zordu. Buna rağmen, rektörlüğün reform iradesi, mezunlarımızın desteği ve güçlü bir akademik motivasyonla yola çıktık.



Dünyanın En İyi Üniversite Kuluçka Merkezi

Bugün ulaştığınız ölçek ne; uluslararası başarı göstergeleri neler?

Bugün 10’dan fazla binada faaliyet gösteren, 400 civarında Ar-Ge firmasını barındıran ve yaklaşık 9 bin kişilik bir Ar-Ge topluluğu olan büyük bir ekosistemiz. En önemlisi, kuluçka ve hızlandırma tarafındaki derinliğimiz. 2023’te UBI Global sıralamasında, dünyadaki 1895 üniversite kuluçka merkezi arasında ‘Dünyanın En İyi Üniversite Kuluçka Merkezi’ seçildik; ödülü Belçika Başbakanı’nın da katıldığı törende aldık. Bu, tesadüf değil: Programlarımızın sürekliliği, mentör havuzunun niteliği, sektörel dikeylerde derinleşme ve girişimle ‘omuz omuza’ yürüyen bir yönetim yaklaşımı var.


Üniversite–sanayi’ köprüsünü nasıl kuruyorsunuz; hangi dikeylerde yoğunlaşıyorsunuz?Ekosistemi iki katmanda ele alıyoruz: akademik girişimler ve sektörel işbirlikleri. Bu kapsamda birçok başarılı iş birliği hayata geçirdik; Otomotiv İhracatçıları Birliği ile ‘’Mobilite’’dikeyini 10 yıldır sürdürüyoruz; EPDK ve Elder ile enerji dikeyinde ‘Enerjim Sensin’ programını yürütüyoruz. Bu yıl Halkbank ile fintek, yapay zeka ve sürdürülebilirlik alanındaki girişimlere yönelik‘’Hubrica’’ programını hayata geçirdik. AstraZeneca ile ise sağlık alanında teknoloji geliştiren girişimler için ‘’AZ Lab’’ programını yürüttük. Buralarda ‘ortak problem tanımı’ yapıyor, o problemleri çözebilecek startup’ları birlikte yetiştiriyoruz. Sanayi ‘Biz startup yetiştiremeyiz’ der; biz onlar adına program tasarlarız. Jüriler derin teknoloji bilen kişilerden oluşur; seçim ve takip süreçleri disiplinlidir. Girişim, bir yıl programda kalır; çıkınca da ‘bırakmayız’. Scale-up aşamasına kadar mentörlük, yatırımcı eşleştirmeleri, kamu–regülasyon temasları… Girişimcinin yanında dururuz.


Girişimci bir akademisyen

Yılda kaç başvuru alıyorsunuz; kaçını içeri alıp ne kadarını yatırımcıyla buluşturuyorsunuz?

Her yıl 7.000–10.000 iş fikri gelir. Çok katmanlı eleme süreçlerimiz var; yüzlerce mentör ve jüri üyesi çalışır. Yaklaşık 500-600 girişimi ön kuluçkaya alır, 250’siyle yola devam ederiz; yıl sonunda sahnede gördüğünüz Big Bang’e gelenler aslında bu büyük elemenin en görünür yüzüdür (yaklaşık 50 tanesi sahneye çıkar). ‘İçeride kalan’ 250–300 girişimin yüzde 85–90’ı yaşar; yüzde 80’i yatırım alır. Bu oranlar, doğru eşleştirme, program derinliği ve güvenilir seçicilikten geliyor. Yatırımcı, ‘teknolojisi derin, iş modeli kuvvetli, 10 yıl sonra da yaşayacak, kendini yenileyebilecek girişim’ arıyor; bizim elemelerimizin sonunda çıkan şirket profili tam olarak bu.


Siz de girişimcisiniz; kendi hikâyenizden kısaca söz eder misiniz?


Attilla Dikbaş
Attilla Dikbaş

Evet; 2005’te ‘Technobee’ adında bir akademik şirket kurdum. Malzeme ve çevresel çıktılar üzerine; bir sanayi atığını ‘yan ürün–katma değerli malzeme’ hâline getirip yapay zekâ destekli çözümlerle bütünleştiren bir Ar-Ge hattı denebilir. İçeride ‘yaşayan’ bir akademik firma olarak startup’lara teknik ve yapısal katkı sunuyorum. Girişimci bir akademisyen olmak, teknokentin ‘girişimle omuz omuza’ felsefesini içeriden yaşamamı sağlıyor.


Son yıllarda hangi örnekler sizi en çok heyecanlandırdı?

Çok örnek var; birkaçını anmak isterim. Görme engelliler için betimleme yapan (FromYourEyes) ‘akıllı baston’ çözümleri (Bewalk), dijital sağlıkta idrar strip’leriyle kişisel biyo-kimya takibi yapan girişiml (Vivoo), giyilebilir teknolojiler… Bir kısmı CES, VivaTech gibi arenalarda ‘Best of Show’ dereceleri aldı. Bazı

ürünler Türkiye’de ilk anda regülasyona takıldı; biz bizzat lisans ve mevzuat adımlarında girişimle birlikte koştuk, başardık; bugün o ürünler dünyaya satış yapıyor. Sır sadece ‘iyi bir fikir’ değil: toprağın iyi olması, iklimin doğru ayarlanması, tohumun sulanması. Bir kuluçka merkezinin görevi budur; biz de tam bunu yapıyoruz.


Yatırımcı bize güveniyor

Londra, ABD, Berlin ve diğer merkezlerde nasıl bir büyüme stratejiniz var?2014–15’ten beri ABD odaklı programlar yürütüyoruz; Amerika uzak ama planlı gidildiğinde çok verimli. İstanbul Kalkınma Ajansı ve Ticaret Bakanlığı İhracat destekleri ile modellerimizi rafine ettik. Reading çevresi dahil, tanıdığım bölgeler oldu. Bu yıl 4. Kez Londra’da program düzenledik ve çok başarılı geçti.Berlin’de de geçen ay program yaptık. Fransa (Sophia Antipolis) ve Hollanda (Amsterdam, Eindhoven) ekosistemleriyle karşılıklı ‘ofis–program’ iş birliklerimiz var; Erasmus benzeri ‘kesişen kuluçka’ gibi düşünebilirsiniz: Onların start up’ı bize, bizimki onlara. Her programın bir finali var: Demo day. Geçen yıl 26 Eylül’de Londra’da 40 yatırımcı geldi; 16 girişim sunum yaptı; somut iş ve yatırım görüşmeleri çıktı. Biz tek tek yatırımcıyı, kurumsalı, kamu aktörünü çağırır, girişimi müşteri–pazar ile buluştururuz. Ofis açmak değil, program açmak peşindeyiz.


Yatırımcı açısından İTÜ ARI Teknokent damgasının anlamı nedir?

Yatırımcının şunu görmek istediğini biliyoruz: ‘Bu girişim teknoloji yoğun, iş modeli sağlam, ölçeklenebilir ve evrimleşebilir mi?’ Bizim seçiciliğimiz, mentör ve jürilerimizin derin teknoloji bilgisi, programların sürekliliği, sanayi eşleşmeleri yatırımcıya güven veriyor. Açık söyleyeyim: Girişimci bazen ‘yatırımcıyı seçecek’ konuma da geliyor; çünkü güçlü bir ‘pipeline’ var ve bu ‘pipeline’ değer üreten şirket çıkarıyor.


Yaşama dokunan teknolojilere meraklıyım

Londra, Berlin, Hollanda gibi merkezlerde başarı ölçütü sizin için nedir?

Açık konuşayım; her programda somut başarı öyküsü görmeye alıştık.Örneğin İngiltere programında HSBC ile anlaşma yapan ‘OneNewOne (AI tabanlı İşe Alım Yönetim Sistemi gibi örnekler çıktı. Kimi girişimimiz Ford ve Togg gibi oyuncularla kamera sistemleri alanında laboratuvar kurup üretime geçti; kimileri minyatür rüzgâr türbini gibi pratik ve ekonomik enerji çözümlerinde satışa koştu. Şimdi Hollanda’da rüzgâr–güneş hibrit çözümlerine ciddi talep var; müşteri kritik gösterge. Bizim hedefimiz her programda müşteri elde etmek, yatırımcıyla masaya oturtmak ve 2–3 ay içinde somut çıktı görmek. Bunu sağlamak için de diaspora ağlarını, kamu kanallarını, kurumsal iş birliklerini harekete geçiriyoruz.


Sizi en çok heyecanlandıran teknoloji alanları neler?

Ben mimarım; ‘yaşama dokunan’ teknolojiler beni çok heyecanlandırıyor. Yaşam bilimleri ve sağlık teknolojileri, insan–mekân etkileşimini kişiselleştiren akıllı ortamlar, robotik, insan duyarlılığına göre davranan sistemler… Yakın gelecekte binaların, kent mobilyalarının, çalışma ortamlarının ışığı, ısısı, ergonomisi, servisleri kişiye göre akıllı şekilde ayarlanacak. Sensörler ve yapay zekâ ile ortam sizi ‘tanıyacak’; göz merceğinizden, davranış kalıplarınızdan, rutinlerinizden öğrenip, ışığı–ısıyı–erişimi sizin konforunuza ve sağlığınıza göre optimize edecek. Enerji verimliliği, dikey tarım, giyilebilir biyosensörler, kablosuz altyapılar… Hepsi mimarlığı, mekanik–elektrik tasarımını, kentsel yaşamı değiştirecek. Benim ‘gelecek’ vizyonum burada.


Türkiye’de derin teknoloji girişimciliğinin ‘sırrı’ nedir?

Toprak… Yani zemin. Tohumu iyi toprağa atmazsanız filiz alamazsınız. ‘İyi toprak’ demek, programın derinliği, doğru mentör–jüri, sanayiyle ortak problem tanımı, yatırımcı güveni, regülasyonlarda girişimin yanında koşmak demek. Bir yıl programda kalıyor girişim; çıktığında da bırakmıyoruz. Ölçeklenene kadar yanında yürümek, gerektiğinde yatırımcı masasında yanında oturmak, gerektiğinde kamu kapısında omuz vermek… Bizim işimiz bu.





bottom of page