Kırmızı Aşk
- editor

- 11 hours ago
- 4 min read
Çocukluğumda babamın çizim masasının etrafında başlayan kalem merakım, yıllar içinde kırmızı bir dolma kalemle kurduğum inatçı ve duygusal bir bağa dönüştü. Kalemin yalnızca bir yazı aracı değil, düşüncenin, hafızanın ve özgürlüğün taşıyıcısı olduğu fikrinin peşine düştüm.
Ben kendimi bildim bileli, evimizin bir köşesinde hep bir çizim masası olurdu. Projelerin çizildiği ozalit kâğıtlar, ince uçlu Rotring marka rapido kalemler, masanın iki ucuna iple tutturulmuş, asansör gibi aşağı yukarı kayabilen T cetveli, rulo proje kutuları ve onlarca renkli kalem… Babam, bende bu lunaparkvari durumun yarattığı çocuk hissini anladığından ve tabii ki onun kurulu düzenine zarar verecek bir yaramazlık yapmayacağımıza olan güvenden olsa gerek, benim de ara ara elime bir kalem alıp bir şeyler çizmeme fırsat verirdi. Kuşku yok ki kalem ve kâğıda olan tutkumun tohumları o yıllarda benliğime ekildi.
1986’da ağabeyim Kerem Erginoğlu mimarlık tahsiline başlayınca o masanın yeni sahibi oldu. Memleket o yıllarda Sovyetler Birliği gibi! Kırtasiye var ama kısıtlı ve pahalı. Bir gün baktım, masada pek seksi kırmızı bir şey duruyor. Elime aldım, evirdim çevirdim. On iki yaşındayım ve Brooke Shields’e âşığım! Bu kırmızı dolma kalemi görünce olan oldu ve Brooke Shields’i bir süreliğine unuttum!
Sevgili ağabeyim Kerem acaba bu bana kalemi verir mi diye epey kıvrandım ama hızlıca kışkışlandım. Aşk bir saplantıdır ve ben o kırmızı dolma kalemi elde edebilmek için hayaller kurmaya başladım.
Patent savaşlarının galibi Fölsch
Tarih boyunca insanoğlu, aklındakini yansıtabilmek için her zaman bir yazı ve çizi aracı kullanmış. Mağaralarda resmedilen çizimlerde parmak, dal, taş hatta ağaç yaprağı gibi doğal araçlar hep kalem görevi görmüş. Bizim anladığımız şekliyle bambudan ve kuş tüyünden mürekkebe batırılarak kullanılan ‘divit’ kalemler, MÖ 3000’lerde eski Mısır’da yaygın olarak günlük hayatta kullanılmış.
İngilizce meali ile ‘Pen’ kelimesinin etimolojisine baktığımızda Latince’deki ‘penna’ yani tüy kelimesinden evrildiğini görmek de pek şaşırtıcı olmasa gerek! Takdir edersiniz ki, çağlar geçtikçe hiçbir gelişim göstermeyen yazma aracı olan bir tüyü, sürekli hokkaya batırıp batırıp yazmak, iki günde bir ucu kırılan divit için kazların peşinen koşup tüy yolmak eminim atalarımız için bir süre sonra bıktırıcı bir iş olmuştur!
Bizim bildiğimiz mekanizması ile dolma kalemin tarihi ise çok taze sayılır. Romanyalı Petrache Poenaru’nun ilk dolma kalemin patentini Fransa’da aldığı, ama Londralı zanaatkâr Frederik Fölsch’ün kalemin iç kısmına sakladığı mürekkep rezervuarı ile 1809’da çağdaş dolma kalemi yaratarak patent savaşlarını kazanan ilk usta olduğu söylenir. Kalem en önemli ve prestijli bir araç haline gelince, özellikle İngiltere ve Amerika’da dolma kalem ticaret savaşları başlamış. Hepimizin yakından tanıdığı Parker, 1827’de bu kervana katılmış ama ilk seri üretime ise 1860’larda Amerika’da Waterman başlamış.
Mürekkep kazasız gün yok!

Bu Waterman’in enteresan da bir hikayesi var. Aslen tüccar olan bu zat, iyi para kazanacağını hesapladığı bir satış sözleşmesini imzalarken yazdığı kalem akıp tüm mürekkebi sözleşme metninin üzerine boca etmiş! Akan mürekkep sözleşmeyi batırdığı gibi satış da olmamış. İşte bazen yaşanan bir aksaklığın yaşattığı kızgınlık insana yeni bir iş kapısı açıyor. Waterman, ‘ben akmayan kalem yapacağım’ düsturuyla yeni bir mürekkep sifon mekanizması dizayn etmiş, bununla da kalmamış kalem tarihinde ilk klip yani kalemi cebimize sabitlememizi sağlayan kalem tokasını da ilk uygulayan üretici olarak tarihe geçmiş!
Bay Waterman, iddia ettiği bu akmama sorununu ne kadar çözdü bilinmez ama ilk elden söyleyebilirim ki, şahsen mürekkep kazası yaşamadığım bir gün pek olmamıştır! Beni tanıyanlar bilir, dolma kalemimi gömleğimin üst iki düğmesi arasına toka gibi takma adetim vardır. Bir gün önemli bir sunum için jilet gibi giyindim ve toplantı odasının yolunu tuttum. Her zaman olduğu gibi dolma kalemimi gömleğimdeki iki düğme arasına güzelce yerleştirdim. Sunum esnasında bir anda çalıştığım ekipten bir arkadaşım feryat etti ‘Alim Bey, kanıyorsunuz!’. Duraksadım, önce ne demek istediğini anlamadım ama kafamı indirince ne göreyim bizim kalem su koyuvermiş, hem de kırmızı mürekkep! Diyeceğim o ki, Bay Waterman ile 19.yy’da başlayan akmayan dolma kalem icadı fikri iki asır sonra bile çözülememiş!
Sheaffer ile mecburi nişan
Gelin kalem tarihini biraz kenara koyup, benim âşık olduğum kırmızıya dönelim. Aradan iki yıl geçtikten sonra yani 1988’de, hangi dağda kurt öldüyse, biraderim Kerem kırmızı Lamy’yi bana hibe etmeye karar verdi. Sebebi anlaşıldı; kalem savaştan çıkmış gibiydi! Kapağı dayak yemiş ve boylu boyunca giden bir kırık uyduruk bir elektrik bandı ile sarılmıştı. Uç kısmına yakın oluşmuş belirgin çatlak, kendine faydası olmayacak kadar zayıf bir yapıştırıcı ile tutturulmuştu. İlk aşk bu, ihanet olmaz. Nasıl geri çeviririm, kalemi aldım tabii. Yıllardır beklenen bir sevgiliye kavuşmanın heyecanı ile bir kâğıdın üzerine ‘ALYM the LAMY’ yazdım. Kalemin kafası gözü yarılmıştı ama hala lokomotif gibi yazıyordu!
Almanya hala iki kutuplu iken üretilen, bu nadide ‘Made in West Germany’ damgalı ilk aşk kırmızı Lamy Safari ile beraberliğimiz 1992’ye kadar sürdü. Karşılığı olmayan, başka bir aşkın peşinde koşarken yazdığım bir sevda mektubu girdabı esnasında, sanki benim kırmızı başka bir aşkın bana yar olmayacağını biliyormuş gibi bir kıskançlık krizine tutuldu, önce kanadı kırıldı ve kâğıdın ortasına yıkıldı… Kara mürekkep gözyaşı gibi aktı!
Birkaç ay duble aşk acısıyla gezdim. Konu komşu, ‘böyle yalnız olmaz’ dediler. Babamın yıllar evvel bana hediye ettiği munis Sheaffer ile, ıhlamurların çiçek açtığı bir bahar günü mecburen nişanlandık. Sheaffer okumuş, gün görmüş, iyi huylu bir yoldaştı ama kırmızı Lamy’yi bir türlü unutamamıştım.
Bir gün Ankara Kızılay’da ara sokakların birinde dolanırken, daracık eski bir kırtasiyenin tozlu bir rafında unutulmuş duran benim kırmızının aynısını görmeyeyim mi! Sheaffer ile nişanı hemen attık!
İstatistikleri karıştırdığımda, dünyada her yıl 50 milyarın üzerinde kalem üretildiği bilgisiyle karşılaştım! Akıl alacak gibi değil. Düşününce, nereye gitsek hep bir kalem ihtiyacı oluşur. Devlet dairesinde, havaalanında, bakkalda, uçakta, postanede ‘Kaleminizi bir dakikalığına rica edebilir miyim?’ cümlesini duymayan var mıdır hiç!
33 yıldır hiç ayrılmadık!
Kalem aradan yüzlerce hatta binlerce yıl geçmesine rağmen insanın her dönem dostu olmuştur. Bu dostun varlığı sanırım özellikle insan esaretteyken bambaşka bir olguya dönüşür. Teknolojiye göbek bağı ile yapıştığımız bu çağda, cep telefonu ya da bilgisayar gibi dijital desteklerin olmadığı bir ortamda- farz edin ki bir mahpushanede- tek başına bir kalem, aklımızı ve yüreğimizi kâğıda akıtan, düşünce ve duygu selimizi kayda geçirebileceğimiz ya da bir mektupla dış dünyaya ulaştırabilmemizi sağlayan tek yoldaştır. Kalem bir varoluş, haykırış, isyandır ve bir umut, ışık, özgürlüktür aynı zamanda.
Sizi bilmem ama cep telefonunu mu yoksa kalemimi çantaya koymayı unutsam karalar bağlarım derseniz benim cevabım kalem olur! Dile kolay otuz üç yıldır benden hiç ayrılmayan bir yoldaşım, sevgilim, aşkım var! Kâh elimde, kâh cebimde, kâh yakamda, kâh çantamda…
Zaman akıp gidiyor. Artık iyice yaşlandı, inatçılaştı! Kolay değil, otuz üç yıldır harıl harıl yaz dur! Kâğıt beğenmez, mürekkep beğenmez. Nankör diyeceğim, diyemiyorum. Çok kahrımı çekti…
Kırmızı aşk işte; bilirim o da sever beni…



