Berlin’de Bir Yıl: Kafamda Kentsel Dönüşümler
- editor

- Jan 27
- 3 min read

Berlin’de resmi olarak bir yılımı tamamladım.
Bu bir yıl, yalnızca yeni bir şehirde yaşamak ya da yeni bir ülkeye alışmak değildi. Aynı zamanda bir insan ve bir girişimci olarak; alışık olduğum yaşam, iletişim ve iş yapma reflekslerini sorguladığım, bazılarını bıraktığım, bazılarını ise yeniden tanımladığım bir dönem oldu.
Türkiye’de yıllarca içinde var olduğum, deyim yerindeyse ciğerini bildiğim iş dünyasıyla Almanya’daki iş yapma kültürü arasındaki farklar, ilk bakışta pratik ayrıntılar gibi görünse de zamanla daha derin bir yere, zihniyet ve bağlam farkına işaret etti.
Bu farkı anlamlandırmamı sağlayan en güçlü çerçevelerden birini, Berlin School of Business and Innovation (BSBI) öğretim üyesi ve sevgili dostum Elif Yurdakul sundu.
Mesele meğer high context – low context kültür farklarıymış.
Bağlamın Görünmez Gücü
Türkiye, tipik bir high context kültür.
İletişim yalnızca söylenen kelimelerden ibaret değil; tonlama, niyet, ilişki, geçmiş, ima ve sezgi büyük rol oynuyor. Bir toplantıda “Bir bakalım” dendiğinde, çoğu zaman neyin kastedildiğini herkes az çok anlıyor. “Hayır” kelimesi ise çoğunlukla doğrudan söylenmiyor; yumuşatılıyor, erteleniyor ya da ilişkiyi zedelemeyecek bir forma sokuluyor.
Bir gün, iş çevresinden tanıdığım bir Alman’a Türkiye’de bizim de yakındığımız ama bir türlü bırakamadığımız o cümleyi kuracak oldum:
“Bir gün bir kahve içelim.”
Derhal telefonunun ajandasını açtı, uygun tarihlerini kontrol etti ve üç hafta sonrasına, pazartesi günü saat 15.00 için buluşma daveti gönderdi.
Şimdi gel de bir Alman’a, o kahvenin aslında bağlantıda kalma niyeti olduğunu anlat. Kahve içelim derken aslında kahve içmeyi kastetmediğimi…
Bağlam meselesi tam olarak bu.
Almanya ise belirgin biçimde low context bir kültür.
Söylenen şey, söylenendir. Ne azı ne fazlası.
Söylenmeyenin ise bir anlamı yoktur.
İlişkiden çok sistem, sezgiden çok yapı konuşur. Bu fark, iş yapma biçiminden karar alma süreçlerine kadar her şeyi etkiliyor.

Dil, Kural ve Netlik
Bu farkın anlamını en net, dil öğrenirken idrak ettim.
Almanca hocam dative konusunu anlatırken şöyle demişti:
“Almanca netliğin dilidir. Kuralların dışına çıkmayı hiç sevmeyiz.”
Bu cümle benim için küçük bir aydınlanma anıydı.
Çünkü Almanya’daki yaşam ve iş yapma kültürünü de kusursuz biçimde özetliyordu.
Evet, İngilizce bugün dünyanın ortak dili.
Ama bir ülkede gerçekten iş yapabilmek, güven ilişkisi kurabilmek; yalnızca aynı kelimeleri konuşmakla değil, o dilin arkasındaki kültürü, düşünme biçimini ve kural anlayışını kavramakla mümkün.
Dil, zihniyeti ele veriyor.
Almancanın netliği, Almanya’nın sistem anlayışının bir yansıması.
Netlik ve Belirsizlik
Türkiye’de belirsizliğin içinde büyümüş biri olarak, Almanya’daki netlik ilk başta sert ve mesafeli geldi. “Evet”, “hayır” ya da “şu tarihte, şu koşulla” gibi ifadeler; alışık olduğum yuvarlak dili ortadan kaldırıyordu.
Zamanla fark ettim ki bu netlik, aslında ciddi bir zihinsel konfor alanı yaratıyor. Kimse umut satmıyor, kimse karşısındakini belirsizlikte tutarak ilişkisel bir üstünlük kurmuyor. Ne olacağı biliniyor; olmayacaksa da açıkça söyleniyor.
“Hayır” ile barışmak
High context kültürlerde “hayır”, çoğu zaman kişisel algılanır. Reddedilmek, dışlanmak ya da değersiz hissetmekle kolayca karışır. Bu yüzden hayır demek de hayır duymak da zorlayıcıdır.
Low context kültürde ise hayır, ilişkiyi tanımlamaz.
Bir kapının kapanması, başka kapıların da kapandığı anlamına gelmez. Sadece o an, o koşulda, o işin olmayacağı bilgisi verilir.
“Üzgünüz, projenizle ilgilenmiyoruz” yanıtı can yaksa da iki tarafı da zaman ve enerji yükünden kurtarır.
Statü kodlarının silinmesi
Türkiye’de iş dünyasında görünmez ama güçlü sosyal kodlar vardır: unvanlar, yaş, kim kimi tanıyor, hangi çevreden geliyor… Masaya çoğu zaman bu bilgilerle oturulur.
Berlin’de — özellikle girişimcilik ve yaratıcı sektörlerde — bu kodların büyük ölçüde silikleştiğini gözlemledim. İnsanlar sizin geçmişinizden çok, o anda ne söylediğinize ve ne önerdiğinize odaklanıyor. Bu durum hem özgürleştirici hem de egoyu törpüleyici bir etki yaratıyor.
E-postalar, ‘termin’ler ve sabır
Bir yıl içinde sabrımın en çok sınandığı alan, Almanların e-postalara geç dönüş yapması oldu. Zaman bulamadığım için yanıt veremediği e-postaları rüyasında yanıtlayan bir karakter olarak hâlâ zorlanıyorum.
Türkiye’de hız ve sürekli temas çoğu zaman ilgi göstergesi olarak algılanırken, burada tempo daha yavaş; öncelikler farklı. Aynı durum termin’ler, yani randevular için de geçerli. Kurumlardan iki–üç ay sonrasına randevu almak son derece normal.
Oysa biz “O zamana kadar kim öle, kim kala” kültürüne alışığız. Bu gecikmelerin kişisel olmadığını öğrenmek zaman aldı. Artık daha az gerildiğimi söyleyebilirim.
Posta kutusu paradoksu
Almanya, teknolojisi ve sistemleriyle örnek gösterilen bir ülke. Buna rağmen bürokraside hâlâ posta ile iletişim, ıslak imza ve haftalar süren bekleme süreleri yaygın. Bu, ülkenin kendi içindeki en büyük paradokslardan biri.
Burada iş yapmak, yalnızca strateji değil; ciddi bir sabır pratiği de gerektiriyor.
Kültürel okuryazarlık şart
Berlin bana şunu öğretti:
İş yapmak, yalnızca doğru model ya da doğru ağ meselesi değil. Aynı zamanda kültürel okuryazarlık meselesi.
High context bir kültürden low context bir kültüre geçmek, yeni bir dil öğrenmekten çok, dünyayı farklı bir yerden okumayı öğrenmek gibi. Hâlâ öğreniyorum, hâlâ zorlandığım anlar var. Ama artık olan biteni daha net görüyor, daha doğru okuyorum.
Ve bu, bir girişimci için azımsanmayacak bir ilerleme.
