top of page

Herkes bu güzel hayatta ‘seyir etmeye’ devam etmeli

Türkiye’nin son yıllarda yetiştirdiği en kıymetli sanatçılardan biri, ressam Seçil Erel, üretimlerine son 9 yıldır Londra’da devam ediyor. Özellikle yaklaşık son 2 yıldır, en başından beri hedeflediği gibi, İstanbul- Londra arasında bir sanat köprüsü kurmayı başaran sanatçı; iki şehirde de kendi sanat topluluklarını yaratmayı başardı.


Kişisel sergilerinin yanı sıra dahil olduğu sergilerle ve koleksiyonlarla resim dünyasındaki varlığını güçlendiren Seçil Erel, 2021 yılında Royal Academy Summer Exhibition’da yer alan eserleriyle global arenada da sanatseverlerin dikkatini çekmişti.


Ürettiği kadar paylaşmayı ve beraber büyümeyi değerli bulan Erel hem sanat yolculuğuna hem kadın sanatçı ve göçmen kimliklerine hem de “seyir” kavramına yüklediği anlamları anlattı.


Seçil, seninle ilk kez karşılaşan kişiler için bize kim olduğunu anlatır mısın?

İstanbul Kalamışlı’yım. Yaratıcılığı ve spiritüelliği çocukluğumda keşfettim. Lisede matematik okudum ve hayatım boyunca spor yaptım. Bütün bunlar, bugün benim pratiğime çok değer katan şeyler. Çok iyi bir müzik dinleyicisiyim. Bunun da sanatıma ve bugünkü kimliğime çok büyük bir katkısı var. 16 yaşındayken, sanatla ilgili bir şey yapmak istiyor ama bir türlü bulamıyordum. Bir gün lisede bir kızı çizim yaparken görünce gidip ne yaptığını sordum ve akademiye hazırlandığını öğrendim. Beni, hayatımda bugüne getiren andır. O günkü o cesaretime de çok şükrediyorum. O kişiyle arkadaş olup birtakım kurslara gittim. Senin potansiyelindense ailenin kendi vizyonuna odaklandığı, birçok gencin yaşadığı o hırpalanmayı ben de yaşadım. Ama ailemin tüm itirazlarına rağmen büyük bir kararlılıkla sınavlardan geçerek Mimar Sinan resim bölümünde hem lisansımı hem yüksek lisansımı yaptım.

Doğu’nun mistisizmi ile Batı’nın entelektüeli

Varoluşsal sorular, Doğu–Batı ekseni ve soyut sanat yaklaşımınız hem üretiminizi hem de kariyer yolunuzu nasıl şekillendirdi?

Ben hep varoluşsal sorular taşıdım: Biz ne yapıyoruz, nereden geliyoruz, kimiz, bu hayatın anlamı ne… Dolayısıyla klasik bir sanat eğitimi almama rağmen soyut resme eğildim. O yüzden de akademide öğrendiğimiz ve yaptığımız şeylere ek olarak, benim özgün yolum soyut sanat, soyut resim ve konseptler üzerinden felsefeyle, idealarla ve bu büyük sorularla şekillendi. Benim için hakikaten çok zorlu bir yolculuktu. Bugün kendimi şöyle tanımlayabiliyorum: Doğu’nun mistisizmi ile Batı’nın entelektüeli arasında bir yerden geliyorum ve ben sorularıma da cevapları hep oralardan buluyorum. Kendi doğduğum yer bana o yüzden daha anlamlı geliyor. Çünkü hepsi bir şekilde bir kavrayış, özümseme ve oradan bir ifade edişe dönüşmeye başlıyor.


Karakter olarak da hep çok girişimci ve meraklıydım. Üniversitedeyken Galeri Baras’a gidip, “Ben sizinle çalışmak istiyorum. Yarın öbür gün sizinle sanatçı olarak çalışacağım ama sizin işlerin arka planında neler dönüyor, iş öğrenmem lazım” deyip çalışmaya başlamıştım. Bugün bir ressam olarak hâlâ onlarla çalışıyorum. Bir konuyu ele alırken hep tek yönlü değil de çok yönlü ele almayı önemsedim. Zannediyorum bu da benim her zaman daha geniş bir vizyonla bakabilmeme yardımcı oldu. Master sonrasında özellikle geometri ile ilişki kurmaya başladım. Çünkü o gençlik yıllarında bir araca ihtiyacım vardı. Dolayısıyla da geometriyi resimlerine sokan ve kariyerinin ilk yıllarında geometrik çalışan bir sanatçı olarak Türkiye'de bir yer edinmiş oldum. İşlerim banka koleksiyonları, Demsa, Sabancı, Papko gibi önemli koleksiyonlara girdi. Bu arada Türkiye’nin ilk 5’inde yer alan, Galeri Zilberman tarafından temsil edilmeye başladım.


Göçmenlik yolculuğun nasıl başladı?

Annelik, özel hayat, Türkiye'de kadın sanatçı olmak gibi gerçekler yüzünden çok yorgun hissetmeye başladım. Memleketin güzelliklerine rağmen içinden geçtiği o politik ve ekonomik güvensizlik ortamı, özellikle anne olduktan sonra beni gerçekten çok rahatsız etmeye başladı. Derken bir yıkılma dönemine girdim. Bir şey bozulduğunda yerine mutlaka yeni başka bir şey doğar ya; benim için de büyük bir kırılma ve yeni bir yolculuk başlıyordu. O zaman ne olduğunu bilmiyordum ama harekete geçmem gerektiğini çok iyi biliyordum. Önce Türkiye içerisinde, sonra yurt dışında yavaş yavaş eserlerimle, sanatçı kimliğimle çeşitli projelere, sergilere artist resident’lere gidişimle yeni bir seyre girmiş oldum. 3,5- 4 sene kadar oradan oraya gidip geldikten sonra, 2017’de Ankara Anlaşması yaptım. Boşandıktan tam 1 hafta sonra, 2 valiz, bir rulo resim ve 5 yaşındaki kızımla Londra’ya taşındım. Ama Türkiye'yi hiçbir zaman bırakmadım. Türkiye'den Londra'ya yerleştiğimde hali hazırda işte kitabım çıkmış, birçok solo sergi yapmış bir sanatçıydım.


Denedim olmadı yok!

Peki, göçmenliğin sende ve sanatında yarattığı kırılmalar neler oldu?

Ben çok ciddi ve büyük bir şey yapsam da onu sakin, adım adım ele almayı tercih ediyorum. Buraya gelmeden evvel bir yıllık vize ile geldim ve çok büyük bir bilinmeze geldiğimin farkındaydım. Fakat çocuğum bir sene sonra okula başlayacaktı, benim de hayatımda büyük bir değişim ve kırılma yaşanıyordu. Bunu şimdi yaptın yaptın ve bunu dene, günün sonunda bu oldu, der, dönersin, dedim. Benim için “Denedim olmadı” yok. “Denedim, bu oldu” var. Ben bir yerde tam zamanlı çalışmıyorum. İçinde bulunduğum sektör, dışarıdan çok güzel görünse de hem para kazanması hem üretmesi zor bir sektör. Küçük bir işletme gibi görünse de holding performansı harcamanı gerektiren bir iş. Sürekli kendini ve network’ünü güncellemen gerekiyor. Ben buraya ilk geldiğimde Türkiye’de tanınan, her açtığım kapıdan içeri çok rahat giren bir sanatçıyken,

burada birçoklarımız gibi duvara tosladım. Çünkü biz bir de gelişmekte olan bir ülkeden gelişmiş bir ülkeye geldik. Kendi ülkende çok iyi olabilirsin ama burada karşılığı olmayabiliyor. Fakat ben bundan daha iyi ne yapabilirim, benim gerçek potansiyelime ulaşmak, bundan daha iyiyi yaratmak için ne yapmam gerekiyor, sorusu her zaman benim çözümüm oldu.

Resimlerimde hep değişimi, dönüşümü temsil eden elementler vardır. Uzun bir süre kendi içine dönüp baktığında, o karanlıktaki ışığı da görebildiğin bir yere evrildi benim yolculuğum. Hepimiz insanız ve neredeyse 9 senenin ardından Londra gibi bir yerde, dünyanın aşırı hızla

dönüştüğü, politik ve ekonomik güçlerin aşırı değiştiği bir dönemde, insanın kendi olmaya odaklanarak kendi potansiyelinde en iyiyi görüp ilerlemesi gerektiğine inanıyorum. Öbür türlü kaybolup gidiyorsun.


Kızımla büyümeye çalışıyorum

Tüm bu şapkalarla beraber bir yandan da kızın Lea'yı büyütüyorsun. Bu yolculuk nasıl gidiyor?

Göçmen olmanın en güzel tarafı, çıplaksın. Değişmek zorundasın. Istakoz hikayesi var ya; kabuğu içinde yumuşak bir hayvan ama büyüdükçe kabuğunu kırmak zorunda kalıyor ki yaşayabilsin. En sonunda yeni bir kabuk yapmak için oralarda buralarda saklanıyor, çıplak çıplak kayaların altına saklanıp ona buna yem olmaktan kaçıyor. Bu hayatı boyunca süre gelen bir süreç. En sonunda güzel bir kabuk yapıyor ve devam ediyor. Benim bu kabuğum annelikle kırıldı, sanatçılıkla kırıldı, kadınlıkla kırıldı… Ben zaten karakter olarak her zaman otorite olmaktansa nasıl diyalog kurabilirim diye bakarım. Dolayısıyla çocuğumu büyütürken her zaman onu bir değer olarak gördüm ve bu değeri nasıl en güzel nasıl hale getirebilirim, diye baktım. Yıllar geçtikçe ve biz burada başımızdan geçen onca şeyle beraber geçirdiğimiz dönüşümlerin ardından ben artık sabahları, ben bugün çocuğumdan ne öğrenebilirim, ona ne değer katabilirim diye kalkıyorum. Onu büyütmeye değil de onunla büyümeye çalışıyorum.


Peki, şimdi neler yapıyorsun? Burada sergiler düzenledin, koleksiyonlara girdin, atölyeler yaptın…

İngiliz vatandaşı olduktan sonra İstanbul'da bir solo sergi yaptım ve akabinde orada bir stüdyo kurma imkanı buldum. Şimdi son bir buçuk senedir sık sık İstanbul'a gidiyorum. İki ülke arasında kurmak istediğim o dinamik şu anda çok aktif bir şekilde çalışıyor. Bu arada Londra'da 2021'de Royal Academy Summer Exhibition’a kabul edildikten sonra burada gerçekten bir şeyler daha farklı çalışmaya başladı. Şimdi burada bir yere girdiğimde tanıdıklarım olmaya başladı. O yüzden meraklı, sabırlı olmak, vazgeçmemek lazım. Şu an önemli olan benim iki atölye merkezinde üretiyor olmam. Beraberinde şimdi bir menajerle çalışıyorum. İşletme tarafını götüren birisi var. Yine pandemi döneminde gönüllü olarak ben bir seri workshop tasarlamış ve online olarak onları yapmıştım. Bu atölye çalışmalarından çok memnun kalan bir grup Londralı, bir workshop yapsan da biz de gelsek demişlerdi. Böylece bir Art Club kurma süreci başlamıştı o dönemde. Yaklaşık 5 yıl evvel başlayan bu Art Club hikayesi bugün daha da büyümeye başladı. Şimdi İstanbul'a gittiğimde “Sen galerilere gidiyorsun bizi de götürür müsün” diyen bir grup sayesinde ‘art walk’lar yapmaya başladım. Bazı kurumlar beni partner olarak istemeye başladı.


Finalde söylemek istediğin bir şey var mı?

Seyir bence Türkçe’deki en güzel kelimelerden biri. Hem seyretmek var hem de bir seyirde, yolculukta olma hali. Hayatı seyretmek lazım ve hayatın içinde o seyirde olmak lazım. Kim olduğun, ne yaptığın değil de çeşitli anlamlarla, amaçlarla var olmak çok önemli. Ben çok şükür ki kendini çok erken keşfedebilmiş birisiyim. Çocukken keşfettiğim şeyleri bugün mesleğim olarak hâlâ topluma yansıtabilen biriyim. Bunu eskiden bu kadar önemsemiyordum ama artık bunun çok önemli bir şey olduğunu düşünüyorum ve bunu doğru paylaşabileceğin alanları yaratabilmek çok kıymetli. Yaşama değer katmamız gerektiğini düşünüyorum. Herkes yapabileceğinin en iyisini yapmalı ve bu güzel hayatta seyretmeye devam etmeli.

bottom of page