top of page

Nisan Ak: Müzikte sınır tanımayan şef

Türkiye’nin ve dünyanın sayılı genç kadın orkestra şeflerinden Nisan Ak, inadı, üretme tutkusu ve yenilikçi, kapsayıcı yapısı ile öne çıkan isimlerden. Türk Amerikan Orkestrası'nın kurucularından Nisan Ak, müziğin kapsayıcı dilini, yönettiği orkestralarda yenilikçi bir bakış açısıyla kullanması ile dikkat çekiyor.

2019 yılında Forbes Türkiye'nin “30 Yaş Altı 30 Kişi” listesine seçilen Nisan Ak, aradan geçen yıllarda 4 farklı kıtada onlarca konseri yönetti, tamamı 30 yaş altı kadınlardan oluşan Bruch Chamber Orchestra'nı kurdu ve müzik direktörlüğünü yaptı. Klasik müzik dünyasında eşine az rastlanır bu oda orkestrasının 2022 yılında yayınladığı ilk albüm sadece iki ay içinde 100 bini aşkın dinleyiciye ulaştı. Ülkü Rowe ile birlikte kurdukları ve müzik direktörü olduğu Türk Amerikan Orkestrası’nda Osmanlı klasiklerinden Sezen Aksu'ya Türk müziği eserlerini, çağdaş Türk bestecilerinin bestelediği klasik müzik örneklerini icra ediyor, Türk müzisyenlerini dünyaya tanıtıyor.


Nisan Ak, şeflik kariyerinin yanı sıra, klasik müziğin herkes için erişilebilir olması ve kadın müzisyenlerin daha görünür olması için sürdürdüğü çalışmalar ile de biliniyor. Uzun bir süredir farklı sosyal medya platformlarında İngilizce ve Türkçe eğitim videoları hazırlayan Nisan Ak, son zamanlarda Türk bestecileri tanıttığı ve dünyanın dört bir yanındaki orkestralara bu eserleri repartuarlarına katma çağrısı yaptığı bir seriyi üretiyor. Aynı zamanda Charleston Üniversitesi'nde dersler veriyor. Nisan Ak ile müziğe olan tutkusunu, Türk Amerikan Orkestrası'nı ve gelecek planlarını konuştuk.


Kısa sürede, çok uzun mesafeler katettiğin bir kariyer yolculuğun var. Çok klasik olacak ama senin hikayen nasıl başladı? Nasıl karar verdin müzik alanında ilerlemeye?


Benim hikayem annemin bendeki müzik kulağını keşfetmesi ile başlamış diyebilirim. Hatta annemin anlatmayı çok sevdiği bir anımız var. İstanbul'da minibüsteyiz, ben birden "Ayı" diye bağırmışım. Bütün minibüs dönüp bana bakmış. Radyoda Barış Manço'nun Ayı isimli şarkısının çaldığını anladıklarında dönüp bir daha bakmışlar. Ailede hep bir müzik ile ilgilenme varmış ama bana kadar profesyonel olarak ilgilenen kimse olmamış. 90'lı yıllardan bahsediyorum, annem ne yapacağını nereye götüreceğini pek bilememiş tabi o yıllarda. Gitar çalmaya başlamamın nedeni okul yıllarında popüler kızların koroya gitmesi idi mesela. O dönem gitar dersi almaya başladım ve sonra da öyle devam etti. İyi ki de devam etmiş.


İyi ki devam etmiş gerçekten. İstanbul'dan Amerika'ya uzanan bir eğitim yolculuğunun kapısını da açmış sanki…


Lisede piyano çalmayı öğrendim, Bilgi Müzik'te sağlam bir teori, modern müzik ve müzik felsefesi eğitimi aldım. Hatta orkestra şefliğine yönelmemde de Bilgi'de oldu. Bir gün piyano çalışırken, yan odada prova alan arkadaşlarım “Bizi 4’lük sayarak yönetecek biri lazım.” dedi. Ben önce provalarını sonra konserlerini yönettim. O konseri izleyen İstanbul Devlet Konservatuvarı’ndan hocaların davetiyle Mimar Sinan'da misafir öğrenci olarak şeflik dersi aldım. Londra ve New York'ta şeflik üzerine master class’lara katıldım, teknik öğrendim. New York’ta katıldığım master class’taki hocamın daveti ile Amerika'da yüksek lisansa gittim. Bu okuldan okula geçişlerde sorun yaşamadım mı yaşadım. Okulu karşılayabilecek maddi gücüm yoktu. Yüzlerce burs maili attım, ancak aldığım burslar sadece bir dönemimi karşılamaya yetecek düzeydeydi. Arkadaşlarımın da desteği ile kitle fonlama kampanyası başlattım. Başarı ile sonuçlandı. O kampanyanın yarattığı görünürlük sayesinde okulum iki dönem tam burs verdi. Bütün bu süreçte önüme irili ufaklı engeller çıktı. Ama hayat bu, hep karşımıza çeşitli duvarlar çıkıyor bir şekilde o duvarları iterek kendimize alan yaratıyoruz. Tabi yürüttüğün mücadelenin sana zarar vermemesine dikkat ederek.


Orkestra repertuarı deyince Batı, orkestra şefi deyince frak geliyor gözümüzün önüne. Belki izlediğimiz o Pazar Konserleri'nin de etkisi ile.. Var mı değişen bir şeyler o tarafta?


Bizim bir değil birkaç problemimiz var aslında. Klasik müziği kimse dinlemiyor problemlerimizden sadece bir tanesi. Hep aynı standart repertuar çalınıyor, orkestralar erkekler tarafından yönetiliyor, orkestraların bütçeleri bilet satışından değil de sponsorlardan karşılanıyor, sponsorlar müziğinizi belirliyor. Onların da çoğunlukla kadın hakları, kültürel çeşitlilik gibi dertleri olmuyor. Ben bu ortamda hiç Beethoven yönetmezsem olmaz. Ama repertuara Hasan Niyazi Tura'yı, Betin Güneş'i ekleyebilirim. Böyle farklılıklar yaratmaya çalışıyorum.


BEN SADECE KADIN ORKESTRA ŞEFİ DEĞİLİM Kİ


Uzun zamandır klasik müziğin, müzik literatürünün herkes tarafından anlaşılabilmesi, kadın müzisyenlerin, kadın şeflerin hak ettikleri yeri alması için çalışmalar yürütüyorsun. Genç, kadın ve de expat olarak orkestra şefliği yapıyorsun... Üstelik bahsettiğin gibi bazı sınırları zorlamaya da çalışıyorsun. Neler yaşıyorsun, yönettiğin orkestralardan nasıl tepki alıyorsun?


Genellikle seni istemeyen orkestra seni çağırmıyor bile. Müzik direktörleri de buna göre seçiyor aslında şefleri. Hiç sorun yaşanmıyor mu yaşanıyor ama yönetmeyi öğreniyorsun. Orkestra bizim iş alanımız, orası bizim ofisimiz. Bazen sadece benim görüntüm, fiziki özelliklerim bile performansları etkileyebiliyor. Bazı salonlarda podyumlar belirli boyun üzerindeki şefler için ayarlanmış. Bu sefer ben kollarımı yukarı kaldırarak yönetmek zorunda kalıyorum. Jestlerim etkileniyor, soruna sebep olabiliyor. Veya çaldığımız yerde akustik ile ilgili sorunlar olabiliyor ama genç olduğum için sorunun benden kaynaklandığını söyleyebiliyorlar. Ben sadece 'kadın orkestra şefi' değilim ki "Genç, kadın, Türk orkestra şefiyim". Üstelik Amerika'da Avrupa'daki kadar bile bir Türk toplumu, lobi yapabilecek güç yok. Bugün bile eşitlik hala mücadele edilmesi gereken bir alan. Dolayısıyla anlatmaktan, kadın sanatçılar ve liderler olarak farkındalık yaratma çabasından vazgeçmemiz önemli.


Ülkü Rowe ile birlikte, Amerika'da orkestra kurdunuz. Orkestra seçtiği eserler, konser temaları, sosyal medyada temsili ile bambaşka bir tablo çiziyor. Nasıl böyle bir fikir ortaya çıktı?


Ben Ülkü ile tanışmıyordum. 2024'ün başında bana attığı, "Konuşalım mı?" diye sorduğu bir mail ile tanıştık. "Ben orkestra kurmak istiyorum." dedi, "Emin misin?" diye defalarca kez sordum. Sorun şu ki orkestra kurmak hem ekonomik, hem de yönetimsel olarak zor bir iş. 50 kişinin altında orkestra kuramazsınız. Ama biz yola çıktık. Dedik ki "Biz Amerika'da Türk bestecilerini çalmak istiyoruz. Yani bizim farkımız bu olmalı." İlerde Amerikalıların Türklere olan bakışını eklemeyi düşünüyüroz. Hatta Composers-in-Residence programıyla bunun ilk adımını attık. Orada Türk olmayan iki öğrencimiz var. Biz burada yeni bir repertuar ortaya koymak istiyoruz. Bu repertuarı oluştururken Türk müzisyenlerini Amerika'da temsil etmek ve tanıtmak, burada yaşayan Türkler’e kendi kültürlerini yaşayabilecekleri bir alan oluşturma çabasındayız. Açıkçası, benim en çok zorlandığım şeylerden biri bu oldu. Cemal Reşit Rey'in, Zeki Üngör'ün, Adnan Saygun'un eserlerinin haklarını bulmak bile bir sorun. Bir tanesinin hakkı kapıcısında, birininki kendisinden haber alınamayan oğlunda. Kataloglar yok... Ne yazık ki yaşayan bestecilerimizde de tablo çok farklı değil. Biz orkestralara çağrılar çağrılar yapıyoruz ama atıyorum Philadelphia orkestrası şefinin böyle bir zamanı var mı yok. Şu an bizim en büyük sorunlarımızdan biri erişilebilir olmak. Bu alanda çalışmalar yapmak.


BİR ARAYA GELİŞLERİMİZ ŞENLİĞE DÖNÜYOR


Yine de bu zorluklara rağmen "A Celebration of Turkish Music" ve "Moments of İstanbul" temasını taşıyan iki ayrı konser yaptınız. 24 Ocak'ta da "Displacement – Göç" isimli konseriniz var. Repertuarı ve temaları seçerken, orkestranın yapısını oluştururken neyi amaçlıyorsunuz?


Bizim orkestra olarak hem artistik hem de genel olarak diaspora amacımız da var. Yani, biz bir kere, bir araya gelebilmek istiyoruz. Amerika'daki müzisyenler olarak bir araya gelebileceğimiz ortamlar yaratmak istiyoruz. Farklı seyirci kitlelerine hitap etmek, farklı katmanları bir araya getirmenin gayesini taşıyoruz. Bir araya gelişlerimiz bir kutlamaya dönüşüyor. Bu çok güzel. Konserlerimizi izleyebilmek için saatlerce uçak yolculuğu yapan dinleyicilerimiz var. Orkestra bir 9/8'lik çaldığında bir görün salonu, inanılmaz eğlenceli oluyor. O nedenle programları yapmak, kapsayıcı olmak, bir ana çatıyı oluşturmak zor ama güzel de oluyor. Orkestra olarak Batı ve Türk müziğinden örneklerin yer aldığı kültürlerarası bir senfoni yaratmak derdindeyiz. Konserler, eğitim programları ve topluluk iletişimi ile bu köprüyü kurmak istiyoruz. Önümüzdeki dönemde New York'un dışına çıkmak, turlar düzenlemek gibi planlarımız var.


Yıllardır sosyal medya ortamlarında müzik teorisi anlatıyorsun, herkesin anlayabileceği bir paydası olabileceği şekilde anlatıyorsun. Son zamanlarda bu serilere bir de Türk Bestecilerini anlattığın ve orkestra şeflerine çağrı yaptığın bir seriyi ekledin. Neden bu çaba?


Neden olmasın? Klasik müzik -ki bence bu kavram çok tartışmalı- belirli bir zümrede ama biz klasik müziğin burası ile sınırlı kalmasını istemiyoruz. Ya da klasik müziğin değişip evrimleşmesini istiyoruz. Klasik müziğin dinleyicisi azalıyor. Dinletebilmenin yolu ise tanıtmak geçiyor. Şu an şarkı formunun bu kadar popüler olmasının nedeni milyonlarca dolarlık bir endüstrinin olması. Bazı sanatçıların bir şarkısının tanıtım bütçesi bir orkestranın sezon bütçesinden daha fazla. Bir yerlerde bir iletişimsizlik var bizim bu iletişimi kurmamız, bir varoluş yolu açmak gerekiyor. Benim için sosyal medya bunun araçlarından biri.

bottom of page