top of page

Nemrut’tan Brüksel’e: Bahadır Kaleağası ile Değişen Dünya

Updated: 4 hours ago

Bahadır Kaleağası; Maastricht Antlaşması’nı hazırlayan süreçlerden Brüksel’in karar alma mekanizmalarına, TÜSİAD’ın küresel diplomasi ağlarından uluslararası düşünce kuruluşlarına uzanan başarılarla dolu bir kariyerin sahibi. Paris Bosphorus Institute Başkanı ve Global Turks Vakfı Başkan Yardımcısı Kaleağası, akademi, iş dünyası ve diplomasiyi aynı çerçevede buluşturan ender isimlerden.

Bahadır Kaleağası, akademi, diplomasi, iş dünyası ve düşünce kuruluşları arasında kurduğu köprülerle, Avrupa’nın karar alma mekanizmalarına içeriden tanıklık etmiş; bugünün hızlanan dünyasını “büyük resim” perspektifiyle analiz eden bir düşünce insanı.


Paris Bosphorus Enstitüsü Başkanı, Galatasaray Üniversitesi öğretim üyesi, çok sayıda şirket ve uluslararası kurumun danışma veya yönetim kurulu üyesi... Aynı zamanda Global Turks Vakfı Başkan Yardımcısı olarak, dünyaya yayılmış Türk entelektüel ve profesyonel birikiminin küresel etkiye dönüşmesi için çalışıyor.


Maastricht Antlaşması’nı hazırlayan süreçlerde raportörlük yapmış, Harvard ve Georgetown gibi üniversitelerde misafir araştırmacı olarak bulunmuş olan Kaleağası; uzun yıllar TÜSİAD’ın yönetim kurulu üyeliği ve genel sekreterliği, Avrupa İş Dünyası Konfederasyonu Business Europe yönetim kurulu üyeliği yaptı. Avrupa’dan Washington’a uzanan iş dünyası diplomasisinin merkezinde yer aldı. 2023’te Fransa Cumhurbaşkanı tarafından Avrupa entegrasyonuna katkıları nedeniyle Chevalier nişanı ile onurlandırılan Kaleağası ile kişisel yolculuğunu; yapay zekâ çağında diplomasinin dönüşümünü, Avrupa’nın tökezleyen adımlarını ve Türkiye’nin hâlâ güçlü olan potansiyelini konuştuk.


Sizi uzun yıllardır, özellikle Türkiye’nin AB müktesebatına odaklandığı 2000’li yılların başından beri tanıyoruz. Ancak sizin hikâyeniz, yalnızca bir diplomasi uzmanlığının ötesinde, içinde tesadüfler ve sürpriz kırılma anları barındıran bir yolculuk. Sizi siz yapan ilk adımları nasıl anlatırsınız?

Aslında her şey merakla ve uluslararası hareketliliğe olan tutkumla başladı. Genç avukatlar olan annem ve babam, daha ben çocukken çadırları yükleyip beni Avrupa turlarına çıkarırlardı. Galatasaray Lisesi ise bu vizyonun perçinlendiği yer oldu. Lise 3. sınıfı AFS programıyla ABD’de bir Amerikalı aile ile yaşayarak farklı bir sosyal ortamda okudum. Döndüğümde Galatasaray’da tiyatroyla çok içli dışlıydım. Ferhan Şensoy ekolünde yetiştik; oyunlar yazdım, yönettim, turnelere çıktım. Hatta bir ara “sinema mı okusam?” diye düşündüm. Fakat hayatın garip bir cilvesi var: Lise sonda tiyatro turnelerindeyken bir sınav kâğıdı eksikliği ve hocamızın tutumu nedeniyle Fransızcadan ikmale kaldım. Diplomayı zamanında alamayınca rotayı Avrupa ve Amerikan üniversitelerine çevirdim. Orada doğmadım ama babamın doğum yeri olan Adıyaman Besni’ye askerlik işlemlerini halletmek için gittim. Gitmişken ziyaret etmeyi istediğim Nemrut Dağı’nda, gece yarısı güneşin doğuşunu izlerken bir Belçikalı aileyle karşılaştım. Bir kaza yapmışlardı, onlara yardım ettik. O dostluk, benim Brüksel Üniversitesi’ne kaydolmamla sonuçlanan inanılmaz bir süreci başlattı. Eğer o öğretmenimiz beni bütünlemeye bırakmasaydı, bugün Brüksel’deki akademik kariyer ve uluslararası iş yaşamı belki de hiç başlamayacaktı.


BRÜKSEL BALONU VE AVRUPA'NIN DÖNÜŞÜMÜ


Brüksel’e gittiğiniz dönem, dünyanın henüz Soğuk Savaş etkisinde olduğu ve Avrupa Birliği’nin bugünkü ismini bile almadığı bir dönemdi. O yılların Brüksel’i nasıldı?

1985 yılında gittiğimde henüz Avrupa Ekonomik Topluluğu vardı. Brüksel, dünyanın en uluslararası kentiydi ama ilginç bir yapısı vardı. Brüksel, dünyanın en uluslararası kenti, ilginç bir insan dokusu var. Dünyanın her yerinden diplomatlar, gazeteciler, uluslararası iş dünyası temsilcileri, lobiler, düşünce kuruluşları orada ama herkes benzer eğitimlerden geçmiş, benzer dilleri konuşan bir sosyoekonomik bütünlük içinde. Ben o dönemde hem asistanlık yapıyor hem de doktoram üzerinde çalışıyordum. Sınıfta kalma korkusuyla o kadar çok çalıştım ki okul birincisi oldum. Bu da bana akademik kapıları açtı. Avrupa Komisyonu’nun efsanevi Başkanı Jacques Delors’un stratejik araştırma birimine gönderildim. AB’yi kuran Maastricht Antlaşması sürecinde raporlar tuttum, notlar aldım. Hatta Brüksel Üniversitesi’nde, dolayısıyla dünyada ilk kez “Avrupa Birliği” ismini taşıyan dersi vermek bana nasip oldu.

Soğuk Savaş’ın çöküşüne, Sovyetler’in dağılmasına ve Avrupa’nın yeni siyasi mimarisine tam merkezinde tanık oldum. Henüz çömez bir uluslararası ilişkiler pratisyeni olarak Sovyet etki-

sinden çıkan ülkelerden, ABD, Fransa, Almanya gibi ülkelerin liderlerine kadar birçok kişiyle ziyaretlerin ve görüşmelerin içerik boyutunda çalışan tarafta ve sosyal ortamlarda bulundum. Öğrendim, deneyimler kazandım.


O dönemde akademi devam ederken AB projelerinin içindesiniz; düşünce kuruluşlarıyla çalışıyorsunuz. Bir yandan da iş dünyası gündeme geliyor. Sizi en çok hangi alan besledi?


Bütün bunların etkileşimi bana daha konfor veren bir alan oldu; hemen hemen tüm hayatım boyunca da hep bu oldu. Yani bir akademik boyut, bir iş dünyası/projeler/icraat boyutu, bir de diplomasi boyutu… Bu üç konuyu bir araya getirebilmek ve konuları eş zamanlı görebilmek. Avrupa Birliği’ni düşündüğünüz an; Amerika, Türkiye, Rusya, Çin, Japonya… Çok boyutlu düşünme gayreti içinde olup; bunu konuya göre düşünce kuruluşunda sunuma, iş dünyasında projeye, diplomasi tarafında stratejik çerçeveye çevirebilmek. Bu bir içgüdü gibi gelişiyor. Karşılaştırmalı bakmak; bir de jeopolitik gibi büyük konular ile günlük iş akışı, nakit akışı, şirketlerin yönetim kurulu gündemleri, insan kaynakları, yatırım, teknoloji gibi başlıkları aynı “resmin” parçaları olarak görebilmek önemli. Birini entelektüel alana, diğerini günlük cari alana hapsetmemek; bunları birlikte okumak… Bu, o günlerden içime işlemiş bir refleks.


YAPAY ZEKÂ ÇAĞINDA DİPLOMASİ


Diplomasi kavramı o günden bugüne çok değişti. Bugünün dünyasında bir diplomatın ya da liderin “dünyayı okuması” için hangi araçlara ihtiyacı var?

Bugün “uzay-zaman sürekliliği” çok hızlandı. Yapay zekâ ile bildiğimiz insan uygarlığı kökten değişiyor. Artık diplomasi sadece başkentlerin görüşlerini aktarmak değil; jeopolitiğin dört ana sütununu yönetebilmektir:

Birincisi güvenlik. Sadece askeri güvenlik değil; iklim değişikliği, enerji ve hammadde tedariki güvenliği gibi geniş bir çerçeve.

İki finans: Muazzam büyüklükte sermaye akışları, kripto ekonomisi, yatırım dalgaları…

Üçüncü ayak teknoloji. Yapay zekâ elbette; ama kuantum, biyoteknoloji, uzay ekonomisi, nesnelerin interneti, nano teknoloji; bunların birbirini besleyen etkileri…

Sonuncusu ise sosyoloji. Toplumların ve insan psikolojisinin değişimi.

Bir diplomat, temsil ettiği milli menfaatin bu hızlı değişen uzay-zaman sürekliliğindeki yolculuğunu görebilen, bilinçli bir “insan arayüzü” olmak zorunda. Çünkü diplomatlar artık sadece başkentlerinin görüşlerini dünyaya aktaran insanlar değil; dünyayı da başkentlerine aktaran insanlar olmalı. Ve tüm bu teknoloji katmanları büyürken, uluslararası ilişkilerde hâlâ “insan arayüzü” olabilmeyi başarmalılar.


Peki o dönemlerde 20–30 yıl sonra dünyanın bu kadar farklı bir boyuta evrileceğini tahmin edebilir miydiniz? Avrupa Birliği’nin bugün yaşadığı tökezlemeleri öngörüyor muydunuz?

Bu ölçekte kesin olarak görmek zordu, olasılık analizlerine dahildi olan biten. Örneğin Rusya demokrasi çizgisinden bugünkü ultra otoriter sisteme evrilmeyebilirdi; Rusya nihayetinde Çaykovski’nin, Dostoyevski’nin ülkesi; daha batılı bir çizgide kalabilirdi. Belki yeniden başka bir yola da girebilir; bunu bilmiyoruz. Çin’e çok erken yıllarda sık gitmeye başladım; uzun kaldım. O dönemlerde bile Çin’in bugün geldiği noktayı öngörmek zordu. Teknolojik üretim zincirinin ülkesi olmaktan, teknolojiyi üreten ve sahibi olan ülkeye bu hızla geçiş… Avrupa Birliği’nin entegrasyon süreci de öyle. Toplumsal beklentileri yönetmekte merkez sağ ve sol hükümetlerin önemli hataları, göç politikaları, Rusya ve Çin ile ilişkiler, ABD'de Cumhuriyetçi Parti'nin dönüşerek Trump/MAGA eğiliminin bu ölçüde baskın çıkacağını ve transatlantik ilişkilerin bu hâle geleceğini öngörmek de zordu. Pandemi gibi tarihsel bir olay ise teorik olarak mümkün ama ne zaman, nasıl, hangi etkide olacağını bilemezsiniz. Ama AB açısından “en kolayı” şuydu: Bazı eylem eksenlerinde ilerlenmez ise küresel rekabette geri düşeceği biliniyordu. Bunların bir kısmını yaptı, bir kısmını yapamadı. Yapamadığı alanlar, olumsuzlukları artırdı; çünkü aynı anda başka olumsuz gelişmeler de oldu.


GÖÇ VE AVRUPA’NIN DÜĞÜMÜ


Bugün AB’nin çözüm yolu ne olabilir?

Avrupa değerleri hâlâ güçlü. Çifte standartlar, sorunlar var ama yine de dünyada ileri bir yaşam standardı ve cazibe merkezi. Ancak olumsuz eğilimler var. Çin ekonomisi toplam büyüklükte AB’yi geçebilir; kişi başına değil ama ölçek olarak. AB’nin karar alma sistemi çok zor; çok ülke bir araya gelip karar alamıyor. Çıkış yolu, coğrafi ve yetki alanları açısından farklılaştırılmış entegrasyon. Esneklikler içeren, pragmatik bir yapı. Bazı ülkeler daha federal bir çemberde, bazıları daha esnek entegrasyon çemberinde olacak. İngiltere, Türkiye, Norveç gibi; belki Karadeniz ülkeleri, Batı Balkanlar… Bu Türkiye’nin sorununu da çözecek bir çerçeve olabilir. Yapılması gerekenler bugünden biliniyor: Karar alma süreçleri, esnek entegrasyon modelleri, mali politika araçları…Pandemide AB sağlık politikalarında hızlı kurumsallaştı. Benzer şekilde finansal politika araçlarını geliştirmeli; yatırım ortamında girişimciliği kolaylaştırmalı; yasal düzenlemelerle bürokrasiyi azaltmalı. Yüzde yüz olmaz ama ne kadar yapılırsa o kadar iyi. Bir de şu var: Bazı sorunlar, çözülmeden “bahis konusu” olmaktan çıkabilir. Çünkü dünya o kadar hızlı değişecek ki, denklem değişecek.


DAHA ÇOK BİLİP DAHA ZOR ANLIYORUZ


Çözülmeden ortadan kalkabilecek sorunlar derken neleri kastediyorsunuz?

Örneğin bugünkü ticaret savaşlarının anlamı kalmayabilir. Yapay zekânın düzenlediği tedarik zincirleri, 3D yazıcılar, siber ekonomi… Örneğin Kıbrıs sorunu gibi bazı konular, kimse için ifade etmeyen başlıklara dönüşebilir. Enerji konusu bile dönüşüyor: Yapay zekâ veri merkezleri muazzam enerji gerektirecek; iklim, havalandırma, altyapı, elektrik çağı… Kuantum bilgisayarlar geliyor. Belki gezegen yörüngesinde veri merkezleri; belki Ay’da üretim… Bugün birçok ülkenin ve şirketin bu yönde projeleri var. Neuroscience ile eğitim, beynin siber nesnelerle ilişkisi, sağlıkta yapay zekâ devrimleri… İnsan ömrü, çalışma, verimlilik, ekonomik üretim, vergi gelirleri… Magna Carta’dan beri bugünkü demokrasiyi kuran şemalar bile dönüşebilir. Belki insanlar demokratik ifadelerini farklı kullanacak; yapay zekâ destekli karar süreçleri, blokzincir gibi merkezi müdahaleden daha korunaklı sistemlerle birleşecek. Nereye varacağını bilmiyoruz.


Bilgiye erişim çok kolay; enformasyon bombardımanı altındayız. Bu çağda “dünyayı okumak” daha mı zor?

Bilgi tufanı içindeyiz. Hiç olmadığı kadar dünyayı biliyoruz ama anlamak zorlaştı. Yapay zekâ mevcut bilgiyi daha iyi tanzim ediyor, ama ne kadar objektif olacak; o da ayrı bir mesele. Belki yavaş yavaş şu bilince varacağız: Gözlemlenebilir evrende milyarlarca gezegen, yıldız, galaksi var ki, bazı konulara uygarlık olarak takılıp kalmamalıyız… Kum tanesi bile değiliz... Kozmik ölçekte bakınca, insan türü uygarlığa geçiş öncesi “ısınma turlarında” mı? Bu da merak konusu.


KÜRESEL GELİŞİME KATKIDA BULUNMALIYIZ


Global Türkler vizyonuna gelelim. Henüz çiçeği burnunda ama temeli ve vizyonu çok sağlam olan, şahsen bir parçası olmaktan gurur duyduğum Global Turks Vakfı’nın Başkan Yardımcısı oldunuz. Global Türkler yaklaşımının temel fikri nedir?

Dünyanın her yerinde çok başarılı Türkler var: Uluslararası şirketlerde, üniversitelerde, siyasette, sanatta, operada, balede, edebiyatta… Global Türkler yaklaşımı buradan yola çıkıyor. Türkler tek tek çok başarılı; Teksas’ta, Bavyera’da, Marsilya’da, Singapur’da, Dubai’de… Ama bunun bir bilince dönüşmesi önemli: Onların hareket alanı gezegenin sathı; çünkü dünyanın her yerindeler. Köken önemlidir—istesek de istemesek de. Kökenin getirdiği paydaşlık duygusu önemli. Aralarında görünmez bir ağ var; tıpkı doğada ağaçların, mantarların ağları gibi. Bir eksik de şu: Başarılı Türklerin, kendilerinden sonra gelenlere rol model olması; mentorluk yapması; yol göstermesi. Bazen tuhaf bir kompleks çıkıyor: “Bir Türk, başka bir Türkün önünü açarsa ‘torpil’ mi olur?” Hayır; hak etmiyorsa açma, hak ediyorsa aç; hatta hak etmesi için onu hazırlayacak zemini kur. Bir de kişinin kendine kompleks yapması: Odaya girince “Türk olarak beni nasıl görüyorlar” kaygısı… Bu duygusal blokajları aşmak gerekiyor. Özgüven, bilgi geliştirmek, deneyim geliştirmek, paylaşmak… Büyük bir ihtirasla “lobi olacağız” diye yola çıkmak gerekmiyor; somut iş yapalım. Somut etkinin kendisi zaten diaspora/lobi etkisi üretir; ülke menfaatine katkı olur.


Global Liderlik Akademisi de Özyeğin Üniversitesi işbirliğiyle hayata geçti. Bu akademi neden önemli? Küresel liderlik için ne eksikti; ne tamamlanmalı?

Akademi, Global Türkler Vakfı’nın en önemli temel direklerinden biri. Bu işin içinde çok değerli isimler var: Murat Özyeğin gibi uluslararası iş deneyimi olan liderler; üniversitede kıymetli hocalar; Avrupa’dan, Amerika’dan, Orta Doğu’dan, Asya’dan katkı sunmaya hazır Global Türkler…Mentorluk, dersler, etkinlikler; şirketlerin değer verdiği yöneticilerin yetişmesi; bilgi ve deneyimin ağ üzerinden paylaşılması… Bir “laboratuvar” gibi düşünün: Üretilen bilgi, sonra dünya ölçeğinde ağla paylaşılacak. Bir sonraki aşama ise “Küresel Türkler küresel gelişime katkıda bulunsun.” Türkiye’ye katkı, dünyaya katkı olmalı. İklim, yapay zekâ dönüşümü, güvenlik, uygarlığın meseleleri… Bu alanlarda düşünce ve eylem kaynağı olmayı yapısallaştırmak istiyoruz.


EŞSİZ DENEYİMLERİNİZ VAR


Sanki Türkiye’den gelen insanlar bir dönem “uyum sağlamak” için kültürünü geride bırakması gerekiyormuş gibi düşündü. Oysa dünyaya taşıyabileceğimiz değerler var. Siz ne görüyorsunuz?

Çok örnek var. Yıllar önce Almanya’da büyük bir projede çalışmak üzere gelmiş Türk mühendislerin bir toplantısına davet etmişlerdi. 50 kadar mühendis; ODTÜ, Bilkent, Boğaziçi mezunları… Şunu sordum: “Mühendislik kültürü ülkesinde yabancı olarak önyargılara maruz kaldınız mı?” Dediler ki: “Bırakın Türk olmayı; yarımız kadın. Daha buna alışık değil genel iş dünyası zihniyeti.” Aslında Türkiye’nin her alanda yüksek dünya standartlarında insan sermayesi var; ortalamalar iyi değil henüz. Ayrıca Türklerin bazı güçlü refleksleri var: Hem batılı hem doğulu ve de kuzeyli ve güneyli olmanın getirdiği esneklik ve dinamizim, koşullara uyum, sorun çözme, direnç...


GÜNE WEBB TELESKOBU GÖRÜNTÜLERİ İLE BAŞLIYORUM


Sizi bugün motive eden şey ne? Bundan sonra hangi alanlarda çalışmak istiyorsunuz?

Merak… Merak o kadar önemli ki; bence okullarda her yıl saatlerce ders konusu olmalı. Meraksızlık toplumları çökertir. Merak ise bilimin, sanatın, girişimcilğin özüdür. Merak, özgürlükle beraber yürür. Özgürlüğün bir erdem olmasını getirir. Ben sosyal medya hesaplarıma sabah uyanır uyanmaz bakmıyorum; aradan yarım saat geçince bakıyorum. İlk olarak Webb teleskobunun son görüntülerine; fizik ile ilgili sayfalara göz atıyorum… Biraz ölçeği hatırlamak lazım: “Neyiz, ne oluyoruz?” diye. Uzayda bir kum tanesi gibi olduğumuzu hissetmek iyi geliyor. Kendimizi çok büyüttüğümüz bu çağda buna ihtiyaç var. İnsan 50'lerinde biraz daha “egoist” bakmaya başlayabiliyor: Dünyayı değiştiremeyeceğimizi anlıyorsunuz. Ama dünya için iyi bir şeyler yapabileceğimizi de anlıyorsunuz. Kendim için, insanlar için, doğa için; bu gezegen için iyi bir şeyler yapayım; kendimi memnun edeyim… Belki bencilce ama dürüst. Hoşuma giden konularla, hoşuma giden insanlarla; yaratıcılığın olduğu, dünyaya açık projelerle ilerlemek istiyorum. Yaşam nereye kadar gidiyorsa.

bottom of page