Kariyer hedefim Sicilya'da hikayeler anlatan bir amca olmak
- editor

- 4 days ago
- 5 min read

İstanbul’dan İtalya’nın Bergamo şehrine uzanan bu yolculuk, yalnızca bir göç hikâyesi değil; yavaşlamayı, merakı ve hikâye anlatmayı merkeze alan bir hayat arayışı. Gökhan Kutluer, bisikletle başlayan özgürlük hissini yazıya, fotoğrafa ve yeni coğrafyalara taşıyor. Formu değişse de peşini hiç bırakmadığı tek şey ise anlatacak hikâyeler biriktirmek.
2016’dan beri İtalya’da yaşayan Gökhan Kutluer; formu ne olursa olsun her zaman hikâyenin peşinden giden bir bisiklet tutkunu, yazar, gezgin ve fotoğrafçı. İstanbul’da geçen 30 yılın ardından İtalya’nın Bergamo şehrine taşınması, yalnızca bir ülke değişikliği değil; doğaya, zamana ve kendine daha yakın bir hayat kurma arzusunun sonucu.
Turist vizesiyle çıktığı bu yolculuğu anlatırken “Kendim gibi bir manyakla henüz tanışmadım” diyen Gökhan, kariyer hedefini de şöyle tanımlıyor: “70’lerinde hafif göbekli, Sicilya’da bir evde insanları ağırlayan, insanlara yemek koyan, şarap servis eden, onlarla bir sürü şeyden konuşabilen, onlara kendi hayatı dışında da başka şeyler anlatabilen bir amca olmak.”
Bulut Fabrikası ve Türkiye’den Gitmek, Yavaş Seyahat kitaplarının yazarı Gökhan Kutluer; göçmenlik yolculuğunu, hikâye anlatma tutkusunu ve hayatıyla birlikte dönüşen kariyerini anlatıyor.
İtalya’ya neden ve ne zaman gittin?
Türkiye’den 2016’nın baharında ayrıldım ve İtalya’nın Bergamo şehrine geldim. İstanbul’da 30 yıl geçirdikten sonra daha küçük ölçekli bir yerde, doğaya yakın olmak istiyordum. Bisiklet İstanbul’da da hem hobim hem de işim dolayısıyla hayatımın merkezindeydi. Ama İstanbul’da doğada vakit geçirmek için bisikleti arabaya koyup 30–40 kilometre sürmeniz gerekiyor. Haliyle kapıdan kapıya bir aktivite olmaktan çıkıyor.
Tabii ki Bostancı’da falan binebilirsiniz ama bu kez de ölüm riski var. Türkiye’de her yıl ölen bisikletçilerin haberlerini okuyoruz. Ben de tüm bu sebeplerden yaşamak için Bergamo’yu seçtim.
Peki, nasıl gittin İtalya’ya?
Turist vizesiyle gittim. Amacım yine bisiklet sektöründe bir iş bulmaktı. İtalya da çok sempati duyduğum bir ülke. Bergamo’yu seçtim çünkü İtalya’nın en kuzeyinde, yani en üretken bölgesinde yer alıyor ve birçok bisiklet fabrikası ile atölyesinin bulunduğu bir bölge.
Haliyle tek atımlık kurşunum olan turist vizesiyle iş bulma imkânımın en yüksek olduğu yere taşındım. Turist olarak ülkede 90 gün kalma hakkım vardı. Bu sırada ben her yere CV yolluyor, bir yandan İstanbul’da yapamadığım şeyleri yapıyor, dağlarda bisiklet sürüyordum.
Her yolu denedim. Belli başlı süreçlerden geçtim ama artık vizem bitiyordu. İtalya’da iş bulup oturum kartı alana dek Karadağ’a gittim. Bir otelle barter anlaşması yaptım. “Ben burada ne yapılması gerekiyorsa yapayım; fotoğraf çekeyim, web sitesi yapayım, yatak toplayayım; siz de bana kalacak yer ve yemek verin” dedim. İki ay böyle kaldım.
Hayatımın en öğretici yıllarından biriydi bu belki de. Sonra İtalya’da başvurduğum şirketlerden birinden olumlu yanıt geldi ve teklif mektubunu yolladılar. 10 yıl oldu ben geleli; ben henüz benim gibi bir manyakla tanışmadım. Herkes daha akıllı, ayakları yere daha basarak göç etmiş.
Belki çok saçma gelecek ama ben kriz anlarında ne kadar cesur ve ne kadar “deli” olursan, şansın sana o kadar yardım ettiğine inanıyorum.
Peki bu bisiklet meselesi ne?
İstanbul’da da bununla ilgili bir iş yapıyordun. Bu işi yapmaya başladığın için mi bisiklet bir tutkuya dönüştü, yoksa zaten öyleydi ve hayatın onun etrafında mı şekillenmeye başladı?
Bisikletle ilgili ilk duygularımı çok iyi hatırlıyorum. Bisiklete başladığımda kurumsal bir şirkette çalışıyordum. İşe gir ve kariyerini inşa et gibi bir hikâyenin başlayabileceği bir noktadaydım. Aradan bir yıl geçti, bir bisiklet aldım ve işe onunla gidip gelmeye başladım.
O özgürlük duygusu, spor yapıyor olma hali aşırı hoşuma gitti. Kötü bir gün geçirdiysem eve gidene kadar bisiklet sayesinde o günün buhranını atabiliyordum.
Bu işi sevince bir Amerikan bisiklet markasında işe başladım. O dönem o şirkette çalışırken ara sıra ofisten mağazaya inerdim. İnsanlar ne soruyor, neyi merak ediyor diye dikkat edince hep aynı soruların geldiğini fark ettim. Belli ki internette bununla ilgili bir boşluk vardı ya da insanlar araştırmıyordu.
Bir blog açıp sorulara yanıt vermeye başladım. Sonra bir baktım dergiler, gazeteler bisikletle ilgili bir mesele olunca bana e-posta atıyorlar. Bir anlamda bilirkişi ilan edildim. Sonra Türkiye Bisiklet Turu’na katıldım.
Bisiklete amatör bir ruhla girip sektörde biraz palazlandıktan sonra o dönemde yeni bir bisiklet dergisinin kurulmasına denk geldim: Cyclist Türkiye. Orada da yaklaşık bir buçuk yıl editörlük yaptım ve sonra Türkiye’den ayrıldım.
HİÇ DÜŞÜNMEDEN BASIP GİDİN
Aslında dergiyle yolun kesişmeden önce de yazmakla aran varmış. İtalya’ya taşındıktan sonra ilk kitabın Bulut Fabrikası yayımlandı. Sonra Türkiye’den Gitmek çıktı ve birçok dile çevrildi, hatta oyunlaştırıldı.
Evet, sağ olsun Serenay İdu onu “Köksüz” ismiyle tiyatro oyununa çevirdi. O kitabın bana verdiği şey şu oldu: Yalnız değilmişim. Benim gibi giden ya da gitmek isteyen bir sürü kişi varmış.
Kitabımı sadece Türkiye’de kalıp gitmek isteyenler değil, gidenler de aldı. Bana o kitapla ilgili o kadar çok mesaj geldi ki “İnsan hiçbir şey için yazmasa bile sırf dünyada yalnız olmadığını hissetmek için yazmaya devam edebilir” dedim.
Peki şimdi de yazıyor musun?
Ben gezi yazarlığı kısmında ilerlemek istiyorum. 50’lerimde ya da 60’larımda bir roman yazmaya karar verirsem muhtemelen seyahat ekseninde bir kitap olur. Şu an yazdığım kitabın adı: Merak Kederi Alır. Ana fikri şu: Ne zaman canınız sıkılsa, içinizden başka şeyler yapmak, başka yerlere gitmek ve başka insanlarla konuşmak gelirse basın gidin. Hiç düşünmeyin. Çünkü merak kederi alır. Gittiğim yerlerde tanıştığım insanlar üzerinden bizim kuşağın ortak sıkıntılarını dile getirmeye çalışıyorum. Her yazarın ya da sanatın herhangi bir dalıyla uğraşan bir insanın bulunduğu dönemin sosyopolitik gerçeğini aktarması gerektiğini düşünüyorum.
Baksana, hepimiz bir yere savrulduk. Belki de daha önce yaşamayı aklımızdan bile geçirmediğimiz sokaklarda, mahallelerde bulduk kendimizi. Bu sadece Türklerle ilgili değil. Mesela şimdiki kitabımda İtalya’daki seksizmden çok bunalıp Berlin’e taşınan bir illüstratörün hikâyesi var. Yavaş Seyahat daha çok bir gözlem kitabıydı. Bu kitap ise insanlarla yaptığım derinlemesine sohbetlerden süzülüyor.
En çok yalnızlıkla sınandım
Göçmenlik yolculuğunda senin için en zorlayıcı noktalar nelerdi?
Ben yalnızlıkla çok sınandım. Kendi sosyal çevremi dişimle tırnağımla kazıya kazıya oluşturmak zorunda kaldım. Fotoğrafçılıkla, sporla, hobilerle…
Ama bu müthiş bir aktiflik ve sürekli dışa dönüklük gerektiriyor. Çağrıldığınız her yere gitmeniz gerekiyor. Berlin’de o anlamda çok şanslıydım. Bu 10 yıllık serüvenimin en sosyal olduğum ve özlemle andığım günleri Berlin’de geçti. Çünkü İtalya çok konservatif bir yer. Hatta bir atasözleri var: “Karın ve ineğin kendi topraklarından olmalı.”
Dolayısıyla Berlin o anlamda bana çok iyi geldi. Orada sosyalleşmek çok kolaydı. Hatta hayatımda tanıdığım en iyi İtalyanları da Berlin’de tanıdım.
BERGAMO PANDEMİDE EN AĞIR YERLERDEN BİRİYDİ
Pandemiyi Bergamo’da yaşamak senin için nasıl bir deneyimdi?
Bir kere ambulans sesi duyduğum zaman kulaklarımı kapıyorum. Çünkü günde 30–40 defa benim sokağımdan ambulans geçiyordu.
Zaten hayatın kısalığıyla ilgili çok sınanmıştım. Ablamı ve dedemi kaybetmiştim. Bir de insanların sadece bir sayıya dönüştüğü bir dönem yaşadık. Yüzlerce insanın öldüğünü duyuyorduk.
Bu kayıplarla sınanma hali bende hiçbir şeyi ertelememe duygusunu iyice güçlendirdi. “Hayatı yarın ölecekmişsin gibi yaşa” derler ya… Ben de artık çoğu şeyi ertelemiyorum.
Diyelim ki haftaya tatile gitmek istiyorum. Belki üç hafta sonra daha ucuz ama ben “Yok, haftaya gideyim; ne olur ne olmaz” diye yaşıyorum. Pandemi beni iyice tezcanlı yaptı.
ANALOG FOTOĞRAF BANA İYİ GELİYOR
Fotoğrafçılık kariyerin nasıl gelişti?
Fotoğraf hayatımın her zaman içindeydi. Türkiye’deyken de fotoğraf çekmeyi çok seviyordum. Türkiye’den ayrılmadan yaklaşık iki yıl önce Muammer Yanmaz’dan fotoğrafçılık dersleri aldım.
Teknik olduğu kadar insani ve yaratıcı bir yaklaşımı vardı. Fotoğrafta bariz olanın ötesini görmek gerektiğini anlatıyordu. Fotoğraf makinesi hepimizin elindeyken güzel bir şey gördüğümüzde hemen fotoğrafını çekiyoruz. Ama fotoğrafın hikâyesini düşünmek bambaşka bir şey.
Sonra kendimi geliştirmeye devam ettim. İtalya’da Josef Micheal Lopez’le yolum kesişti ve ondan da ders aldım. Bu iki insanın fotoğrafçılığımda büyük etkisi var.
Ben analog bir fotoğrafçıyım. Her şeyin bu kadar hızlı olduğu bir dünyada analog fotoğrafları yıkamak, beklemek, bu katmanlı üretim süreci bana iyi geliyor.
HİKAYE ANLATMANIN PEŞİNDE
Aslında formu ne olursa olsun hikâye anlatmanın peşinden gidiyorsun gibi.
Evet. Benim bütün amacım şu: Öldüğümde bildiğim tek hikâye kendi hayatımın hikâyesi olmasın. Bunu bazen şöyle hayal ediyorum: 60’larında, 70’lerinde hafif göbekli bir adamım. Sicilya’da bir evde insanları ağırlıyorum. Onlara yemek koyuyorum, şarap servis ediyorum. Hayattan, dünyadan ve farklı hikâyelerden konuşuyoruz.
Kariyer hedefim aslında bu.


